Gökçen Kundak

Hareketsizliğin karşı konulmaz hafifliği

Gökçen Kundak

Çocukken bir karıncanın etrafına iki elimi geniş bir çember yapmak suretiyle onu hapsedip hızlı hızlı oradan oraya koşuşturmasını izleyip yaptığım çemberi aşamalı olarak daraltırdım. Ona sağladığım alanı gittikçe kısıtlar en sonunda hareket edemeyeceği kadar küçük o mekanda onun çaresizce bekleyişini seyredip, o çocuksu devliğimle gurur duyardım. Sonra ellerimi çekip gitmesine izin verdiğimde ise kendimi yüce bir imparator gibi hissederdim. 

Dünya Sağlık Örgütü’nün 2000’li yılların başında yürütmeye başladığı uygulamaya göre bir çalışmaya göre Türkiye’de  bir kişinin günlük adım sayısı 70’lerde tahmini olarak 12 bin  adımmış. Bu sayı 2000’lerin başında ortalama 8 bin-10 bin adım arasıyken  son yıllarda Türkiye’de günlük ortalama adım sayısı 5bin civarı. 

Sanırım birileri ellerini her gün biraz daha kavuşturup biz karıncaların alanını daraltıyor. Biz ise oradan oraya ne yapacağımızı bilmeden koşturarak hayatımıza devam ediyoruz. Aktif hayat, sağlık, hareket, üretkenlik gibi şiirleri dinlerken, günden güne aslında tam da aksini yaşamamız ve buna ölesiye ayak uydurmamız modern insanın doğasından olsa gerek. 

***

‘Yürünebilir şehirler’ kavramını ortaya atan ilk kişi Jane Jacobs, bu kavramdan henüz 1961’de bahsediyor. Nedir bu yürünebilir şehir? Birbirine yakın yaşam, çalışma ve sosyalleşme alanlarının bulunduğu, güvenli yaya yolları ve kaldırımlarla çevrili, arabaya bağımlılığın düşük olduğu, sokakta vakit geçirmeye uyumlu kamusal alanları içeren, çemberi daraltan ellerin olmadığı şehirler. Bir vasıta kullanmak yerine yürümeyi hem tercih ettiğiniz, hem de yürümenize izin veren şehirler. 

Kadıköy, Beyoğlu, Karşıyaka, Alsancak, Kızılay gibi semtlerin de bu kadar sevilme nedenlerinden biri buymuş. Yürünebilir sokakları olması. Hatta Kayseri ile ilgili de bu yönde çalışmalar varmış zamanında. 27 Mayıs bulvarı trafiğe kapanıp yürünebilir olacakmış güya bir zamanlar. Geniş kaldırımlı, kaldırımlarında yeşillik alanlar bulunan Kayseri olacakmış. Araçların değil de insanların kullanımına sunulan, yaya olarak ulaşıma veya sosyalleşmeye elverişli, çemberin içinde hissettirmeyen, git gide azalan ve azalmasıyla birlikte de kalan her bir örneğinin kalabalıklaştığı o sokaklar. Kalabalığa rağmen yine de tercih edilen bu sokaklar kalabalık içinde yalnız hissettirmeyen, davetkar ve kucaklayan bir yapıya sahipmiş. 

Aynı zamanda şehircilik yapısı örnek gösterilen Amsterdam, Prag gibi şehirlerde de uygulanan şablon buymuş. Yayaya ve motorsuz taşıtlara kullanımı zorlaştırmak yerine kolaylaştıran bir yapı benimsenmiş. Böylece zincirleme sorun tamlamalarından kurtulunmuş. Yürüyebilen, bisiklete binen şehir sakinleri, iletişim yeteneğini geliştirmiş. Sonra o sakinler obezite, diyabet gibi sağlık sorunlarını az hareket edenlere oranla daha az yaşarken sağlık masrafları da düşmüş. Toplu taşımada yüzlerce kişi arasında yapayalnız sürdürdükleri zamanlar azalmış, daha temiz hava soludukları daha çok hareketle daha dengeli dopamin salgılayan vücutlarına depresyon, dikkat eksikliği ve hiperaktivite, yaygın kaygı bozukluğu daha az uğrar olmuş. Bu kültüre alışmaya başlayan kişiler de tabut ev konseptinde tahtakuruları ile yaşamayı hiç istememiş. 

Wellness sektöründen paralar kırılamamış, sadece şehir hastanelerine ve otoban yollara yatırım yapılmamış, ülkelerin yüzde 2-3’ünden geri kalanı sabah güneş doğmadan evden çıkıp güneş batınca evde olmamış, suç oranları azalmış, karıncalar o ellerin kavuşturduğu çembere tırmanıp ardındaki uçsuz bucaksız çayırları görmüş. Ayakları hala çalışıyorken adım atmış, o çayırlıklarda mutlu mesut yaşamışlar… 
 

Yazarın Diğer Yazıları