Yunus Uğur

Yayınla ya da yok ol: akademi neyi kaybediyor?

Yunus Uğur

Modern dünya uzun zamandır her şeyi ölçmeye çalışıyor.

Ekonomiyi büyüme oranlarıyla, şirketleri performans göstergeleriyle, insanları sınav puanlarıyla, sosyal hayatı takipçi sayılarıyla, başarıyı ise rakamlarla tanımlıyoruz. Ölçülebilen her şey değer kazanırken, ölçülemeyenler giderek görünmez hâle geliyor. Sanki sayıya dökülemeyen hiçbir şey gerçek değilmiş gibi...

Bu anlayış yalnızca ekonomiyi ya da bürokrasiyi değil, düşünce dünyasını da dönüştürdü. Akademi de bundan nasibini aldı.
Bugün dünyanın birçok üniversitesinde akademisyenlerin karşısına aynı cümle çıkıyor: "Publish or Perish", yani "Yayınla ya da Yok Ol."
İlk bakışta bu ifade akademik üretimi teşvik eden bir ilke gibi görünebilir. Oysa arkasında daha büyük bir zihniyet değişimi var. Akademisyenin değeri artık çoğu zaman ürettiği fikrin derinliğiyle değil yayımladığı makale sayısı, aldığı atıflar ve topladığı performans puanlarıyla ölçülüyor.

Böylece "iyi araştırma" yerini "çok araştırma" baskısına bırakıyor.

Oysa bilim tarihi bize bambaşka bir şey anlatıyor.

Sosyolojinin kurucu isimlerinden Max Weber, bugünkü ölçütlerle değerlendirildiğinde çok sayıda eser veren bir akademisyen değildi. Uzun yıllar üzerinde çalıştığı Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu ile ölümünden sonra yayımlanan Ekonomi ve Toplum, yalnızca sosyolojiyi değil, siyaset bilimi ve kamu yönetimini de derinden etkiledi. Weber'i kalıcı yapan şey eserlerinin sayısı değil, ortaya koyduğu kavramsal derinlikti.

Bu örnek bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:

Bilimi ileri taşıyan şey her zaman daha fazla yayın değil, daha güçlü fikirlerdir.
Ne var ki modern çağ, düşüncenin kendisini de sayısallaştırdı. Bugün akademik başarı; yayın sayıları, atıf indeksleri, H-indeksi ve performans tabloları üzerinden değerlendiriliyor. Bunlar elbette gereklidir. Sorun, araç olmaktan çıkıp amaca dönüşmeleridir.

Çünkü sayılar yönetmeyi kolaylaştırır.

Ama düşünmeyi kolaylaştırmaz.

Bir makale yayımlanmadan yenisinin hazırlığı başlıyor. Atıf sayıları artıyor, veri tabloları genişliyor; fakat aynı hızda yeni fikirler ortaya çıkıyor mu?

Asıl soru budur.

Bu baskının en ağır sonucu genç akademisyenlerde görülüyor. Doktorasını yeni tamamlayan birçok araştırmacı, özgün sorular sormaktan çok kısa sürede yayımlanabilecek çalışmalar üretmeye yöneliyor. Risk almak yerine güvenli konular seçiliyor, uzun soluklu araştırmalar yerine kısa vadeli yayınlar tercih ediliyor.

Böylece bilim ilerliyor gibi görünse de çoğu zaman aynı konuların farklı yöntemlerle tekrar edildiği bir üretim döngüsüne dönüşüyor.
Elbette yayın yapmak bilimin vazgeçilmezidir.

Sorun yayın üretmek değildir.

Sorun, yayın üretmeyi düşünmenin önüne geçiren bir başarı anlayışıdır.

Üniversiteler yalnızca yayımlanan makale sayısıyla değil, ortaya koydukları fikirlerle değerlendirilmelidir. Çünkü akademi bir yayın fabrikası değil, insanlığın henüz sorulmamış sorularını sorması gereken yerdir.

Belki de akademinin yeniden sorması gereken soru şudur:

"Bir yılda kaç makale yayımladın?" değil...

"İnsanlığın bilgi birikimine gerçekten ne kattın?"

Çünkü modern dünya her şeyi sayıya dönüştürebilir. Atıfları hesaplayabilir, performansı puanlayabilir.

Ama hiçbir veri seti, bir fikrin insanlığın ufkunu ne kadar genişlettiğini ölçemez.

Bilim, sonunda sayıların değil fikirlerin kalıcılığıyla yaşar.

Yazarın Diğer Yazıları