Geriye kim kalacak?
Yunus Uğur
Bugün sizlere Erving Goffman’dan bahsetmek istiyorum.
1922 yılında Kanada’da doğan Erving Goffman, sosyoloji bilimine önemli katkılar yapmış bir sosyologdur. Özellikle 1956 yılında yayımlanan Gündelik Hayatta Benliğin Sunumu adlı eseri, bugün hâlâ alanın kült çalışmalarından biri olarak kabul edilir. Goffman’ın bu kitabı, gündelik hayatın sıradan görünen anlarına başka bir gözle bakmamızı sağlar.
Goffman, kitabında aslında bize oldukça çarpıcı bir düşünce sunar: İnsan, tek yönlü bir varlık değildir, bulunduğu ortama ve karşısındaki kişilere göre kendisini farklı biçimlerde sunar. Bunu anlatırken tiyatrodan yararlanır. Ona göre hayat bir sahne, insanlar da bu sahnede farklı roller üstlenen oyuncular gibidir. Her rolün bir dekoru, seyircisi ve sahne arkası vardır.
“Person” kelimesinin geçmişi de bu düşünceyi anlamamız açısından önemlidir. Kelimenin kökeni, Latince “persona” sözcüğüne dayanır. “Persona”, tiyatro oyuncularının yüzlerine taktıkları maske ve oynadıkları rol anlamlarında kullanılmıştır. Zamanla kişi ve kimlik anlamlarını kazanmıştır. Türkçedeki “personel” kelimesi de aynı kökten gelir; ancak doğrudan “taktığımız maske” anlamına gelmez. Yine de kelimenin tarihsel yolculuğu, Goffman’ın anlatmak istediği noktaya güzel bir kapı aralar.
Hakikaten de iş yerinde farklı bir “person” takınırız, evde başka bir “person”, dostlarımızın yanında ise bambaşka bir “person”. Patronumuzun karşısındaki hâlimizle çocukluk arkadaşımızın yanındaki hâlimiz aynı değildir. Sosyal medyada sunduğumuz kişiyle kendi başımıza kaldığımızdaki kişi arasında da kimi zaman büyük bir mesafe bulunur…
Goffman bu noktada “ön bölge” ve “arka bölge” ayrımı yapar. Ön bölge, başkalarının bizi gördüğü ve davranışlarımızı beklentilere göre düzenlediğimiz alandır. Arka bölge ise rolümüzü bir süreliğine bıraktığımız, rahatladığımız ve hazırlık yaptığımız yerdir. Bir garsonun müşterilerin karşısındaki tavrıyla mutfaktaki tavrı arasındaki fark buna örnek gösterilebilir. Aynı insan, iki ayrı alanda doğal olarak iki farklı görüntü sunar fakat her ikisi de onun hayatının bir parçasıdır.
Kısacası sahne değiştikçe rolümüz, ses tonumuz, davranışlarımız ve hatta susma biçimimiz bile değişir.
Peki, bütün bunlar bizi sahte biri mi yapar? Goffman’ın düşüncesi tam olarak bunu söylemez. Aksine, bu roller toplumsal hayatın devam etmesini sağlayan doğal araçlardır. Sorun, maske takmamız değil, taktığımız maskeyi gerçek yüzümüz sanmaya başlamamızdır.
Belki de insanın kendisine sorması gereken soru şudur: Herkes sahneden çekildiğinde ve alkışlar sustuğunda geriye kim kalıyor? Çünkü hayat boyunca pek çok rol oynasak da insan, eninde sonunda sahne arkasında kendi yüzüyle baş başa kalıyor.