Birini anlamak için o olmak zorunda mıyız?
Yunus Uğur
“Beni ancak benim yaşadıklarımı yaşayan biri anlayabilir.”
Bu söz kulağa oldukça güçlü, hatta ilk anda itiraz edilemez geliyor. Yaşanan acının, yoksulluğun, ayrımcılığın ya da kaybın dışarıdan bütünüyle kavranamayacağı düşünülüyor. Özellikle bireyselleşmenin giderek arttığı günümüzde herkes kendi tecrübesini başkalarının ulaşamayacağı özel bir alan gibi görüyor. Fakat gerçekler biraz daha farklı.
Brian Fay, Çağdaş Sosyal Bilimler Felsefesi kitabının ilk bölümünde tam da bu soruyu tartışıyor: Birini anlamak için gerçekten o olmak mı gerekir?
Fay’a göre burada öncelikle “anlamak” ile neyi kastettiğimizi açıklığa kavuşturmalıyız. Anlamak, bir kişinin yaşadığı deneyimin aynısını yaşamaksa elbette başkasının yerine geçmemiz mümkün değildir. Hiç kimse bir başkasının acısını, korkusunu veya sevincini birebir yaşayamaz. Fakat anlamak, bir deneyimi tanımlamak, açıklamak ve ona anlam verebilmekse aynı kişi olmamız gerekmez.
Sigmund Freud, kızının rüyalarını çözümledi. Rüyayı gören Freud değildi. Karl Marx, işçi olmadığı hâlde işçi sınıfının içinde bulunduğu şartları, üretim ilişkilerini ve sömürüyü derinlemesine analiz etti. Bir tarihçi yaşamadığı bir dönemi, bir doktor yakalanmadığı bir hastalığı, bir gazeteci ise doğrudan tarafı olmadığı bir olayı araştırıp anlayabilir.
Çünkü bilmek yalnızca yaşamak değildir. Hatta insan bazen yaşadığı şeyi bile anlayamaz. Kendi korkularımızın, tercihlerimizin ve davranışlarımızın nedenlerini her zaman doğru okuyabiliyor muyuz? Elbette hayır. Demek ki bir deneyimin içinde bulunmak, o deneyimi anlamak için tek başına yeterli değildir.
Bir deneyimi bilmek, onu yaşamaktan daha fazlasını gerektirir. Eski Yunanlıların atletizm yarışmalarını izlemeyi yarışmaya katılmaktan daha üstün görmesi de bununla ilgilidir. Yarışan atlet oyunun içindedir ancak tam da bu nedenle yarışmanın bütününü ve karakterini kavramakta zorlanabilir. Dışarıdan bakan kişi ise bütünü daha açık görebilir.
Bugün futbolda da benzer bir yanılgıyla karşılaşıyoruz. Televizyonda yalnızca büyük futbolcuların iyi yorumcu olabileceği düşünülüyor. Oysa oyunu sahada çok iyi deneyimlemiş olmak, o oyunu çözümleme ve anlatma becerisini kendiliğinden kazandırmaz. İyi futbolcu olmakla iyi yorumcu olmak aynı şey değildir.
Fay’in dikkat çektiği önemli nokta da budur: “İçeride” olmak kişiye belirli bir duyarlılık ve tecrübe kazandırabilir ancak mutlak bir bilgi ayrıcalığı sağlamaz. Aynı şekilde “dışarıda” olmak da anlamanın önünde aşılmaz bir duvar değildir. İnsanlar konuşarak, dinleyerek, gözlemleyerek ve yaşananların anlamını çözmeye çalışarak birbirlerini anlayabilir.
Elbette anlamak için kibirden uzak durmak gerekir. Başkasının yerine konuşmakla onu anlamaya çalışmak aynı şey değildir. Yaşanmış deneyime saygı duymalı, karşımızdakini dikkatle dinlemeli ve kendi önyargılarımızı sorgulamalıyız.
Sonuç olarak birini anlamak için o olmak zorunda değiliz. Ancak onu gerçekten anlamak istiyorsak kendi dünyamızdan çıkmayı göze almak zorundayız.