Zevkler gerçekten bizim mi?
Yunus Uğur
Bugün size Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’den ve onun en önemli eserlerinden biri olan ‘Ayrım’ kitabından bahsedeceğim. Bourdieu, spordan müziğe, yemekten giyime kadar uzanan tercihlerimizin yalnızca kişisel zevklerden ibaret olmadığını anlatır.
Golf ile koşu arasında nasıl bir ilişki olabilir? İlk bakışta ikisi de bireysel olarak yapılabilen birer spor dalıdır. Ancak toplumun bazı kesimlerinde koşu, sıradan, herkesin yapabileceği ve özel bir beceri gerektirmeyen bir spor olarak görülür. Golf ise zarafet, disiplin, prestij ve seçkinlikle ilişkilendirilir. Bu bakışa göre golf, koşuya kıyasla daha saygın ve ayrıcalıklı bir spor olarak kabul edilir.
Ancak Bourdieu’nün amacı birini yüceltip diğerini aşağılamak değildir. Asıl göstermek istediği, spor dallarına yüklediğimiz anlamların bile toplumsal sınıflar tarafından üretildiğidir.
Golf oynamak için özel bir sahaya, pahalı ekipmanlara, eğitmene, kulüp üyeliğine ve boş zamana ihtiyaç vardır. Koşmak içinse çoğu zaman uygun bir ayakkabı ve açık bir alan yeterlidir. Dolayısıyla insanların hangi spora ilgi duyduğu yalnızca özgür iradeleriyle değil, sahip oldukları ekonomik, sosyal ve kültürel imkânlarla da bağlantılıdır.
Aynı durum yemek, müzik, resim ve giyim tercihlerimizde de karşımıza çıkar. Kimi klasik müziği ‘yüksek kültür’, arabeski ise daha aşağı bir zevk olarak görür. Kimi pahalı bir restorandaki küçük porsiyonu incelik sayarken, bol ve doyurucu yemeği kabalıkla ilişkilendirir. Oysa ‘zevkler ve renkler tartışılmaz’ dediğimiz yerde bile görünmeyen bir sınıf mücadelesi vardır.
Bourdieu buna ‘ayrım’ der. İnsanlar yalnızca neyi sevdiklerini göstermez yalnızca, tercihleri üzerinden kimlerden farklı olduklarını da ilan eder. Eğitim, dil kullanımı, davranış biçimleri ve sanat zevki birer kültürel sermayeye dönüşür. Sosyal çevremiz ise bize iş, saygınlık ve fırsat sağlayan sosyal sermayemizi oluşturur.
Asıl çarpıcı olan şudur: Bu eşitsizlikleri zamanla doğal kabul ederiz. Golfü seçkin, koşuyu sıradan, operayı değerli, halk müziğini basit saymayı öğreniriz. Sonra da öğrenilmiş bu yargıları kendi özgür düşüncelerimiz sanırız.
Bourdieu’nün ‘Ayrım’ı tam da burada önem kazanır. Çünkü bize neyi sevdiğimizi değil, neden onu sevmeyi öğrendiğimizi sordurur. Belki de en zor soru budur: Zevklerimiz gerçekten bize mi ait, yoksa ait olduğumuz sınıfın üzerimizde bıraktığı görünmez izler midir?