Araçsal akıl, Odysseus ve logos
Yunus Uğur
Geçtiğimiz hafta Odysseus üzerine biraz konuşmuş, hatta filmi geçen hafta izleyen bir arkadaşımın filmi izledikten sonra oldukça beğendiğini söylemesi üzerine yeniden bir şeyler yazmak istedim. Çünkü bazı hikâyeler yalnızca anlattıklarıyla değil, bize neyi unutturduğuyla da değerlidir.
Belki de Odysseus’a başka bir pencereden bakmak gerekir. Madalyonun diğer yüzüne…
Hikâyenin sonunda hayatta kalan yalnızca Odysseus’tur. Nice güçlü savaşçı, nice cesur insan yolculukta hayatını kaybederken o geri döner. Bu durum yalnızca bir kahramanın şansı değildir. Aksine Avrupa düşünce tarihinin önemli kırılma noktalarından birini simgeler.
Adorno ve Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği eserinde Odysseus’u modern insanın erken bir örneği olarak değerlendirir. Çünkü Odysseus artık yalnızca tanrıların dünyasında yaşayan bir kahraman değildir. O, hesap yapan, planlayan, strateji geliştiren, doğayı ve olayları kendi aklıyla kontrol etmeye çalışan bir insandır.
Başka bir ifadeyle Odysseus, aydınlanmacı ve pragmatist insan tipinin ilk örneklerinden biridir.
Aslında Odysseus’un karısını özlemesi ve ona kavuşmak için mücadele etmesi bile Avrupa tarihi açısından oldukça önemli bir kırılmadır. Çünkü tarihte ilk defa bir kahramanın amacı yalnızca zafer kazanmak ya da şan elde etmek değildir. İlk defa bir erkek, savaş meydanından değil, evinden, eşinden ve ait olduğu yerden bahseder.
Burada mitostan logosa geçişin ilk seslerini duyarız.
Tanrıların belirlediği kader karşısında bekleyen insan yerine, kendi aklıyla yolunu çizen insan çıkar karşımıza. Zaten İlyada ve Odysseia sonrasında Avrupa anlatılarında tanrıların ağırlığı giderek azalır. Tanrılar sahneden çekilirken insan merkeze yerleşmeye başlar.
Fakat bu dönüşümün elbette bir bedeli vardır.
Filmde de zaman zaman karşımıza çıkan bazı ifadeler aslında bu yeni insan anlayışına işaret eder. Odysseus’un adamlarına söylediği “kendi kendine yardım etmeyenlere tanrılar da yardım etmez” düşüncesi ya da “adamlarını kendilerinden kurtaramazsın” yaklaşımı, doğrudan araçsal aklın izlerini taşır.
Çünkü artık insanın kaderini belirleyen tanrılar değil, kendi hesapları ve kararlarıdır.
Odysseus’un eve dönüş arzusu da bu anlamda önemlidir. Bir eşe, bir eve ve bir toprağa duyulan özlem aslında yerleşik hayatın özlemidir. Çünkü bir eve dönme fikri, avcı-toplayıcı yaşamın tam karşısında duran bir medeniyet düşüncesidir.
Belki de bu yüzden Lotofajlar bölümü oldukça önemlidir.
Lotus çiçeğini yiyen insanların bulunduğu adada Odysseus’un adamlarından bazıları geçmişlerini unutup orada kalmak isterler. Çünkü onlar için artık mücadele yoktur, sorumluluk yoktur, geri dönülecek bir hedef yoktur. Sadece anlık haz vardır.
Bu yüzden Odysseus’un karısını özlemesi bile sıradan bir duygu değildir. Bronz Çağı’nın sonlarında böylesine güçlü bir “eve dönüş” arzusu, aslında modern anlamda oldukça bireysel ve hatta burjuva bir tavırdır.
Odysseus’un en büyük gücü kasları ya da savaş yeteneği değildir. Onun gücü aklıdır.
Belki de Odysseia’nın asıl büyüklüğü burada yatıyor.