Yunus Uğur

Bilseydik, yapar mıydık?

Yunus Uğur

Bugün sizlere Christopher Nolan’ın Odysseus’undan söz etmek istiyorum. Nolan, Homeros’un binlerce yıllık anlatısını yalnızca büyük bir sinema gösterisine dönüştürmekle yetinmemiş, hikâyeyi günümüz Avrupa’sının geçmişiyle hesaplaşabileceği son derece politik bir zemine taşımış.

Filmi bu açıdan okumamı sağlayan iki önemli nokta var. Denizden gelen adamlar ve anlatının bütünü boyunca hissedilen günah çıkarma duygusu. Karşımızda yalnızca evine dönmeye çalışan bir savaşçının hikâyesi değil, kendi geçmişinden kaçarken sürekli aynı geçmişe yakalanan bir medeniyet var.

Denizden gelen adamlar, başlangıçta dışarıdan gelen ve düzeni tehdit eden barbarlar olarak görülüyor. Ancak hikâye ilerledikçe korkulan kişilerin aslında kendilerinden başkaları olmadığı, medeniyeti yıkan ve Zeus’un yasalarını çiğneyen barbarların bizzat kendileri olduğu anlaşılıyor.

İşte filmin en güçlü politik mesajı da burada ortaya çıkıyor. İnsan, kötülüğü sürekli karşı kıyıda ararken kendi ellerindeki kanı görmezden geliyor, kendisini medeniyetin temsilcisi, karşısındakini ise barbar ilan ederek işlediği günahları meşrulaştırıyor.
Nolan’ın anlatmak istediği düşünceyi şöyle özetlemek mümkün: Avrupa dediğimiz şey yalnızca sanatın, bilimin, demokrasinin ve ilerlemenin merkezi değildir. Nazi Almanyası da Avrupa’dır; daha önce bir medeniyeti çökerten denizden gelen adamlar da aynı tarihsel kimliğin karanlık yüzüdür.

Bu nedenle film, bana göre büyük bir günah çıkarma ayinini andırıyor. Odysseus’un yolculuğu, evine dönmekten çok kendi geçmişiyle yüzleşmesinin ve yaptığı hiçbir şeyin geride kalmadığını anlamasının hikâyesine dönüşüyor.

Odysseus’un Penelope ile karşılaştığı sahnede söylediği ‘Bilseydik, yapar mıydık?’ sözü bu hesaplaşmanın merkezinde duruyor. Ancak bu soru yalnızca geçmişe duyulan pişmanlığı değil, insanın sonuçlarını bilmesine rağmen aynı kötülükleri yeniden yapıp yapmayacağını da düşündürüyor.

Belki de asıl soru, bilip bilmediğimiz değildir. Çünkü insanlık çoğu zaman ne yaptığını bilir, yalnızca bedel kendisine ulaşıncaya kadar bilmiyormuş gibi davranır.

Filmin sonundaki sürgün sahnesinde duyulan ‘This is not death, it is exile’ sözü de bu nedenle önemli: ‘Bu ölüm değil, sürgün.’ Bazı günahların cezası ölmek değil; yıkılan hayatların, kaybedilen insanların ve geri dönülmesi mümkün olmayan bir geçmişin yüküyle yaşamaya devam etmektir.

Nolan’ın Odysseus’u tam da bu noktada antik bir destan olmaktan çıkıp bugünün dünyasına tutulmuş bir aynaya dönüşüyor. O aynaya baktığımızda karşımızda barbarları değil, Avrupa’nın bizzat kendisini görüyoruz. 

Benim film hakkında söyleyeceğim epey şey var ama şimdilik bu kadar.   
 

Yazarın Diğer Yazıları