Gökçen Kundak

Bu evleri ateşle ısıtamazsın

Gökçen Kundak

Son 50 yılda kurulan evleri gözümüzün önünden geçirelim. Neredeyse her 10 yılda bir yeni trendler yeni tüketim alışkanlıkları evlerimizin içinde yatağımızdan halılara kadar bayrak gibi dalgalanıyor. 2010’lardan sonra bu bayraklar ekseriyetle gri beyaz siyah ve bej… 

2. dünya savaşından sonra milletlerin toparlanıp kendine gelmesiyle boomerlar hem renk hem bebek patlaması yarattı. Savaşın kaotik ve şiddetli ikliminden çıkılmış, mermi izlerinin yerini sarı puantiye, kan kırmızı ve kömür isinin yerini parlak turuncular, uçuk maviler almıştı. 

Hayat kafamızı, kafamızın içi de evlerin içini şekillendirdi. Her yeni trend, pik noktasındayken bir  önceki trendin absürtlüğünü anlatıp zıddına gitti. 

70’lerde sanatta karşımıza erkenden çıkan minimalizm, evlere girmeye hazır değildi. Ne zaman 2000’lerin başında tüketim çılgınlığı zirve yaptı, işte o zaman Japon pazarlarından alınma dekorasyon ürünleriyle dolu evlerimiz gözlerimize bir yığıntı gibi görünmeye başladı. Çin furyası dünyaya bir salgın gibi ucuz ürün yayarken medyada ışıltılı hayat tarzı pazarlanmaya başlandı. Evlere, üst başa, eşyalar alındı da alındı. Gerek tüketim hızına yetişme çabasından, gerek yokluk bilincinden hiçbir şey atılmadı, verilmedi, birikti. Kutu gibi evlerde mutlu istifçi hayatlar sürüldü. 

2010’lara gelindiğinde ise, hayatın ve yetiştiğimiz evlerin keşmekeşinden yorulmuş bünyelerimize ilaç gibi indi minimalizm. Dağınık hayatımızı evdeki tekdüzeliğe emanet ettik. Hayatı kontrol edemeyen genç yetişkinlerin sığınağı oldu gri koltuklu limanlar. Ekonomik krizler, dijital karmaşa, imaj korkuları, ‘ne olacağım’ derdi derken tek kontrol edebildiğimiz perdenin rengi oldu. 

Yorgun bedenleri dinlendirecek şeyler, stabil, soluk renkli evler ve eşyalardı.  Sabah hava aydınlanmadan evden çıkıp, akşam hava kararınca plazadan ya da fabrikadan çıkanların gördüğü tek renkler ya yakalarındaki mavi-beyazlar, ya da gökyüzünün ve evlerinin griliği oldu. 

Tekinsiz sokaklardan girilen evlerde tek güvende hissettiren bej duvarlar, beyaz perdeydi.  

Sadeleşmeyle başlayan serüven, aynılaşma, ruhsuzlaşma, kimliksizleşmeyle son buldu. Kişinin özünü önemsizleştiren, modası geçti sandığımız bu soluk ve brutalist anlayış, evlere taştı. Kaba, ham, ışıltısız ve sadece fonksiyonu ile var olan. 

Kontrol edilemeyen her şeyin, hayatın karmaşıklığının, koşturmaktan topukların parçalanmasının, bilişsel dünyanın yükünün nahif bir tezahürüydü duvardaki griler. Çalışma yerleri için nasıl ‘herhangi biri’ isek evler için de herhangi biri olduk. Birinin evinden o kişiyi alıp yerine başka birini koysanız sırıtmayacak kadar kimliksiz mekanlarda kendi kimliğimizin de renklerle birlikte solup gitmesini… 

…İzleyemedik çünkü vaktimiz yetmedi. 
 

Yazarın Diğer Yazıları