Sanırım seyretmenin insanda yarattığı en kuvvetli duygu, izlediklerine karşılık izlediği şeyleri o an düzeltemeyeceği ya da müdahale edemiyor oluşunun verdiği çaresizlik duygusudur. Türkiye bir haftadır sele teslim olmuş durumda. Ülkenin her yerinden sular altında kalan caddelerin, evlerin, iş yerlerinin, dizi film setlerinin görüntüleri geliyor. Suların içinden kurtulmaya çalışan insanlar, hayvanlar, botla kurtarılanlar, kahramanlık hikayeleri ya da trajik sonlar izliyoruz.
Bir yandan da MESEM’li gençler "Her yer sel altında, okullar kapalı ama biz işe gidiyoruz" diyor; diğer yanda FORD fabrikasında işçiler suların altında üretimin devam ettiğini ifade ediyor. 14 yaşında bir çocuğun elektrik akımına kapılışını izliyoruz. Ahırlarda sular altında kalan ineklerin çaresizliği geliyor gözümün önüne. Seyretmek kadar insanı rahatsız eden başka duygu var mıdır bilmiyorum. Sinema da habercilik de bunun için var aslında, seyrederek ajite etmek için. Bir yönüyle tabii sadece bu açıdan değerlendiremez iki alan da. Ama her gün seyrettiğinde artık neyle duygu bütünlüğü kuracağını şaşırıyor insan. Seyretmek, seyrettiğimiz canlıdaki çaresizliği kendi bünyende hissetmene neden oluyor. O an için harekete geçmek istiyor insan; elektriğe kapılan çocuğu kurtarmak, inekleri o ahırdan çıkarmak, işçilere iş bırakmaları yönünde öncülük etmek isteği doğuyor.
Ama işte bu seyretme ve seyirci kalma durumu ile harekete geçememe arasında yaşanan temel gerginliğin adı çaresizliktir. Ve bu çaresizlik, yani o an her yerde olamama durumu, bizi felaketin kendisinden daha büyük bir tezatla yüzleştiriyor: Olanlar oluyor, insanlar ve hayvanlar can derdiyle boğuşuyor ama hayat, daha doğrusu o devasa üretim çarkı hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam ediyor.
Sular sokakları yutarken, fabrikada üretimin durmaması bize acı bir gerçeği fısıldıyor: Doğa bile isyan etse, insani tüm sınırlar zorlansa da şalterlerin indirilmesine izin verilmiyor. Afet anında bile bandın yürümesi, sistemin devamlılığının insan hayatından daha kutsal sayıldığının en çıplak kanıtı olarak karşımızda duruyor. İşte insanı asıl ezen, adalete olan inancını sarsan şey bu sürekliliktir. Ekran başında hissettiğimiz o yoğun çaresizlik duygusunu dalgalandıran da bu tezatlıktır.
Üstelik bu ağır duyguyu aşmanın, bu sıkışmışlıktan kurtulmanın bireysel bir yolu da yok. Bireysel olarak üzülmek, ekran karşısında vicdan muhasebesi yapmak ya da tekil yardım çabalarıyla bu yükü hafifletmeye çalışmak çaresizliği bitirmeye yetmiyor. Çünkü karşımızdaki problem kişisel bir yetersizlik değil; insanı, hayvanı ve doğayı aynı anda yutan devasa, yapısal ve örgütlü bir mekanizmanın ta kendisidir. Tek başına bu çarkın dişlilerine müdahale edemeyeceğini bilmek, çaresizliği kronik bir eylemsizliğe dönüştürüyor.
Oysa bu kronik eylemsizliğe teslim olmamanın yolu, kendimizi suçlamaktan ya da bireysel çaresizliklere gömülmekten geçmiyor. Karşı karşıya olduğumuz şey; insanı, emeği, hayvanı ve doğayı aynı anda yutan örgütlü bir saldırı, devasa bir kuşatılmışlık halidir. Bu ablukayı dağıtmanın ilk adımı ise önümüze düşen görüntülerin, tanık olduğumuz felaketlerin nedenlerini doğru tespit etmektir. Selin de, sular altındaki fabrikanın da, akıma kapılan çocuğun da tesadüf olmadığını, aynı sistemli çarkın sonucu olduğunu gördüğümüz an, çaresizlik kabuğunu çatlatmaya başlar.
Ekran başında tek başına daralan ruhlarımızın çaresizliğini yırtıp atmak, bu sessiz seyirciliği ortak bir iradeye dönüştürmek zorundayız. Çünkü bu kuşatmayı yıkacak tek şey, tekil vicdanların sızısı değil, o çarkları durduracak kolektif bir sestir.