“Yaşam alanlarımızda bizleri rahat bırakın
Hacimleriniz sizde kalsın, sizde kalsın
Kendi sınırlarınızı sınırsızların dünyasına
Sıkıştırmayın, tıkıştırmayın of!”
Bugün kentsel içerik ve şehircilik odaklı yayın yapan popüler bir dijital oluşumda "İnat Evler" tanımına rastladım. Çevresini kuşatan dikey mimariye, büyük ölçekli gayrimenkul projelerine ve kentsel dönüşümün homojenleştirici baskısına karşı fiziksel varlığını korumakta direnen o tekil yapılar, şehircilik literatüründe sadece birer mülkiyet inadı olarak görülmüyor. Onlar aynı zamanda kentsel hafızanın, mahalle ölçeğinin ve mekanın sosyokültürel geçmişinin beton bloklar arasındaki son somut kalıntıları.
Bu kavramsal direniş, ister istemez kentin kültürel üretimindeki kırılma noktalarını da akla getiriyor. Örneğin Türkiye’nin kentsel dönüşüm süreçlerinin hız kazandığı dönemin eşiğinde, 1998 yılında yayımlanan Kent Ozanları 1 albümü, tam da bu dönüşümün eşiğindeki kentin ses haritasıydı. Albüm kapağında yer alan Ara Güler’in Tarlabaşı yıkımı fotoğrafı, sadece fiziksel bir yıkımın değil, bir dönemin kent kültürünün kapanışının da belgesi niteliğindeydi.
1998’in kenti; mevsim geçişlerinin sokak aralarında hissedilebildiği, mahalle ölçeğinin korunduğu, gökyüzüyle kurulan ilişkinin henüz gökdelenlerle kesintiye uğramadığı dikey değil yatay bir yaşam alanı sunuyordu. O dönemin şarkı yazarları ve yorumcuları, kenti tam da bu insani ölçek üzerinden, tüm yapısal ve sosyal katmanlarıyla notalara aktarıyorlardı. Zaman içerisinde kentsel mekanın hızlı dönüşümü, yalnızca binaları değil, o binaların ürettiği ortak yaşam kültürünü ve kentin binlerce yıllık süreklilik duygusunu da zedeledi. Tıpkı Cenk Taner’in albümdeki şarkısında geçen o dize gibi: “Soluduğumuz aynı hava o Bizanslı aşıklarla…” Mekânın bu radikal dönüşümüyle birlikte, kentin en büyük gücü olan o tarihsel devamlılık bağları koptu; kentin insanlığın ortak mirası olma vasfı yok oldu en çok da.
Günün sonunda mekanın uğradığı bu yapısal değişim, bireyin kent içindeki konumunu da yeniden şekillendirdi. Hepimiz büyük kentlerde ozanlarını geride bırakmış birer inat ev gibi kaldık. Ve bu dikey yalnızlığın ortasında, albümde Tibet Ağırtan'ın sorduğu o soru bugün kentin sokaklarında hâlâ yankılanmaya devam ediyor:
"Hiç düşündün mü?
Onların yediğini
Onların içtiğini
Onların kokladığını
Hiç düşündün mü?
Onların giydiğini..."
