Eren Saran Akarsu

Bir işçi öldüğünde haber ne zaman biter?

Eren Saran Akarsu

Evrensel gazetesi İzmir muhabiri Emirhan Durmaz’ın Psiko-Politik Dergi’de yayımlanan röportajını okuduğumda,  gazetecilerin başkalarının acısına sürekli tanıklık ederken ruhsal sınırlarını nasıl koruyabileceği sorusuna verdiği yanıtlar dikkatimi çekti. Emirhan, meselenin yalnızca bireysel dayanıklılık, acıyla baş etme ya da gazetecinin kendisini korumak için mesafe koyması üzerinden ele alınmasına itiraz ediyor. Çünkü işçi ölümlerine tanıklık eden gazeteci, toplumsal ilişkilerden bağımsız, acıyı kendi içinde çözmeye çalışan yalnız bir özne değil. Bir sınıf mücadelesinin, bir hesap sorma ve değiştirme çabasının da parçası.

Aliağa ve Menemen’de gazetecilik yaptığım dönemde bu meselenin farklı boyutlarıyla karşılaştım. İşçi ölümlerinin gündelik hayatın bir parçasına dönüştüğü yerlerde çalıştım. Haberini yaptığımız ölümler, yalnızca bir günün gündeminde yer alıp sonra geride kalan olaylar değildi. Bazen aynı işletmeden yeniden ölüm haberleri geliyor, bazen bir işçinin ölümünün ardından başlayan adalet arayışı yıllarca sürüyordu.

Bir işçinin yanı başında çalışan arkadaşının hayatını kaybettiği bir fabrikaya ertesi gün gidip çalışmasının ne kadar zor olduğunu düşünebiliriz. Her gün aynı kapıdan girmek, aynı makinenin başına geçmek, ölümün gerçekleştiği yerde çalışmayı sürdürmek… İnsan yalnızca arkadaşının yokluğuyla değil, aynı şeyin kendi başına da gelebileceği gerçeğiyle yüzleşiyor. İşine devam etmek zorunda ama artık o işyerine eskisi gibi bakamıyor. Çalışma koşulları, alınmayan önlemler, yöneticilerin tutumu başka bir anlam kazanıyor.

Bir işçi ölümünün haberini yapıp hayatına devam etmek de gazeteci için benzer bir zorluk taşıyor. Haberi yazıp yayımlamakla her şey bitmiyor. Aileyle konuşmuşsanız, gözyaşını silmişseniz, iş arkadaşlarını dinlemişseniz, o ölümün nasıl gerçekleştiğini ve hangi ihmallerin buna yol açtığını araştırmışsanız, artık o işletmeye yalnızca bir haberin konusu olarak bakamıyorsunuz. Sonraki günlerde, aylarda, hatta yıllarda orada ne olup bittiğini de merak ediyorsunuz. Yeni bir ölüm yaşanacak mı? Çalışma koşulları değişti mi? Sorumlular hesap verdi mi? İşçiler seslerini duyurabildi mi?

İşçi aileleriyle görüşmek, davalara girmek, adalet arayışını takip etmek gazeteciliğin en önemli yanlarından biri. Bir ailenin acısına tanıklık ederken yalnızca haberini hazırladığınız bir olayın karşısında durmuyorsunuz. Bazen bir annenin, bir eşin, bir kardeşin gözyaşını siliyorsunuz. Zamanla o haberin öznesi haline geliyor, geride kalanların adalet arayışının bir parçası oluyorsunuz. Çünkü ölümün ardından sorulan soruların cevapsız kalması, davaların sonuçsuz bırakılması ve sorumluların hesap vermemesi, gazetecinin tanıklığını da yarım bırakıyor.

Burada insanın içinde yalnızca saf bir acı birikmiyor. Öfke de var, hesap sorma isteği de. Üstelik bu duygular birbirinden ayrı değil. Acı, ölümün neden yaşandığını sorma ihtiyacıyla birleşiyor. Aileler, iş arkadaşları ve gazeteciler farklı yerlerden yola çıksalar da bir noktada ortaklaşıyorlar: Bu ölümün hesabı sorulmalı ve başka işçiler aynı nedenle hayatını kaybetmemeli.
İşte bu ortaklık, gazetecinin tanıklığını dönüştürüyor. Artık yalnızca ölen işçinin hikâyesini anlatmıyor; o ölümü mümkün kılan koşulların peşine düşüyor. Bir işletmede yaşanan ölüm, oradaki çalışma düzenini izlemek için de bir başlangıç haline geliyor. Denetimler yapılıyor mu, iş güvenliği önlemleri alınıyor mu, işçiler konuşabiliyor mu, daha önce yaşananlardan sonra ne değişti? Gazeteci, o işletmeye bundan sonra da bu sorularla bakıyor.

Emirhan Durmaz'ın vurguladığı gibi, tanıklığı mücadele pratiğine dönüştürmek tam da burada anlam kazanıyor. Bu, gazetecinin kendisini acıdan bütünüyle kurtarması demek değil. Bir davayı takip etmek, ailelerle dayanışmak, işçilerin sesini duyurmak acıyı ortadan kaldırmıyor. Ama acının yalnızca bireyin içinde taşınan bir yüke dönüşmesini engelliyor; onu toplumsal bir soruya, ortak bir talebe ve hesap sorma iradesine bağlıyor.

Çünkü işçi ölümlerinde adalet arayışı yalnızca geçmişte yaşanan bir ölümün hesabını sormakla sınırlı değil. Aynı koşullarda çalışan başka işçilerin hayatını korumak da bu mücadelenin parçası. Bir işletmede ölümün ardından hiçbir şey değişmiyorsa, gazetecinin işi de o haberle bitmiyor. Ölen işçiyi unutturmamak kadar, aynı yerde yeni bir ölüm yaşanmasını önleyecek koşulların oluşup oluşmadığını izlemek gerekiyor.

Belki de gazetecinin ruhsal sınırlarını konuşurken asıl sormamız gereken soru bu: Bir ölümün ardından nasıl hayatımıza devam edeceğiz değil, o ölümün bir daha yaşanmaması için geride kalanlarla birlikte ne yapacağız?

Çünkü işçi ölümlerinin ardından bizi ortaklaştıran yalnızca acı değil. Hesap sorma, sorumluları açığa çıkarma ve yeni ölümlerin önüne geçme ihtiyacı. Gazetecilik de bu ortaklığın bir parçası olduğunda, tanıklık yalnızca yaşananı kaydetmekten çıkıyor; değişim mücadelesine katılıyor.
 

Yazarın Diğer Yazıları