Eren Saran Akarsu

Bozkırdaki vahadan Fransa sokaklarına: Flanürün izinde yaşamak

Eren Saran Akarsu

Bozkırdaki vahadan Fransa sokaklarına: Flanürün izinde yaşamak

Nerede bir lojman görsem büyülenirim. Yeşillikler içerisinde kurulmuş, içerisinde asgari ihtiyaçların karşılanabileceği alanlar, okullar, parklar, yatay mimari ve büyük ölçüde her cepheden ışık olması öncelenmiş konutlar. Çok isterdim çocukluğumun böylesi bir lojmanda geçmesini. Görece şanslıydık tabii, doksanlar Türkiyesi’nin mahalleleri de lojmanları aratmaz yapıdaydı. Hâlâ iki katlı evlerin olduğu, mutlaka bir parka ulaşabildiğimiz ve apartmanın da dört katla sınırlandığı mahallelerde doyasıya yaşadık çocukluğumuzu. Oyunlar kurduk evlerde, akşamın ilk ışıkları yanana kadar. Kokusu, dokusu vardı yaşadığımız kentlerin ve gökyüzü sandığımız kadar uzak değildi. İşte böylesi bir yapılaşmanın kendisi yaşamın ritmini de belirliyordu.

İşte bu ritmin, bu bütüncül ve insani mimarinin Türkiye tarihindeki en çarpıcı anıtlarından biri, bozkırın ortasında, Kayseri’de yükselmişti. 1930'lu yılların genç cumhuriyetinde, sanayileşme hamlesinin kalbi olarak kurulan Kayseri Sümerbank Bez Fabrikası ve Lojmanları, sadece pamuklu dokuma üreten bir ticarethane değil, etrafında örülen yaşam kültürüyle başlı başına modern bir kentsel vahasıydı. Sovyet mimar Ivan Sergeyeviç Nikolayev’in rasyonalist çizgileriyle şekillenen bu devasa yerleşke, içinde barındırdığı yeşil alanlar, sinema, spor alanları ve kreş gibi sosyal imkânlarla adeta Sovyet konstrüktivizminin işlevsel ve kolektif yaşam idealini Anadolu’ya nakşetmişti. Fabrikanın hemen yanı başında, yatay mimarinin en yalın ve estetik haliyle yükselen o meşhur taş lojmanlar; işçisine, mühendisine gökyüzüne en yakın, güneşle ve toprakla iç içe bir hayat vaat ediyordu. Zaman çarkı döndü, fabrikaların bacaları sustu; ancak o lojmanların ruhu tamamen kaybolmadı. Bugün Abdullah Gül Üniversitesi (AGÜ) Sümer Kampüsü bünyesinde kente yeniden kazandırılan o taş evler, devasa beton bloklar halinde yükselen ruhsuz yurtlara inat, bir "Öğrenci Köyü" olarak geleceğin zihinlerini ağırlıyor. Dünün fabrikada ter döken işçisine yuva olan rasyonel Sovyet mimarisi, bugün amfilerden çıkan gençlerin adımlarıyla, o kendine has kokusunu ve dokusunu koruyarak nefes almaya devam ediyor.

İşte Kayseri Sümer’in o geniş yeşilliklerinde, taş evlerin arasında yürürken insan ister istemez kentin yaşamımız üzerindeki o görünmez elini düşünüyor. Kentte söz söylemek, tam da o mimarinin sunduğu ya da elimizden aldığı alanlardan başlıyor ve toplumsal mücadeleye uzanan amansız bir yola dönüşüyor. Modern şehirler artık bize yaşayacak yavaş ve insani alanlar değil, hızla tüketeceğimiz istasyonlar sunuyor. Birbirine yabancı, gökyüzünü yırtarcasına çabuk yükselen dikey binalar ve aralarındaki o uçsuz bucaksız mesafeler tesadüf değil. Bizden istenen belli: Çabuk çalışmamız, çabuk eğlenmemiz, çabuk dinlenmemiz ve her şeyi alabildiğine hızlı tüketmemiz... 

Walter Benjamin’in modern kentin sokaklarında hiçbir yere yetişme derdi olmadan, kenti sindire sindire adımlayan o meşhur "Flanür"lerini göremeyiz böylesi bir yaşamda. Çünkü flanür, zamanı yavaşlatan, kentin kokusunu ve dokusunu içine çeken insandır; oysa bugünün mimari dayatması bizi birer flanür değil, hızla koşturulan birer tüketim figürü yapma gayretinde.

Ancak bu dayatmaya ve kentsel tek tipleşmeye karşı sokaklar büsbütün teslim olmuş değil. Bugün, o ilk flanürlerin memleketinde, Fransa’da liselilerin, üniversitelilerin ve sendikaların meydanları doldurduğu eylemler tam da bu yüzden mimariden mücadeleye açılan kapının en güncel örneğidir. Bütçedeki devasa kemer sıkma politikalarına, kamusal yatırımların kesilmesine, okul binalarının bakımsızlığına ve öğretmen eksikliğine karşı sokağa çıkan; insanca bir gelecek ve adil sosyal refah harcamaları talep eden o kitlesel öfkeye bir selam durmak gerekiyor. 

Kentin dayattığı o mekanik hıza, sokağa çıkma yasaklarına ve polis barikatlarına inat; sokakları kendi yaşamlarının özgür ritmiyle yeniden inşa edenler, meydanları gerçek anlamda kamusal birer varoluş alanına dönüştürüyor. Sümer Lojmanları gibi yatay, insani ve zamana direnen vahalar ile Fransa sokaklarındaki o diri direnç bize aynı hayati hakikati fısıldıyor: Yaşamak, biçilmiş rollerle bir yere çabucak yetişmek değil; kentin sokaklarına, haklarına, mimarisine ve gökyüzüne sahip çıkarak, sindire sindire yürüyebilmektir. 
 

Yazarın Diğer Yazıları