Ülkenin çeşitli yerlerinden üniversite okumak, bir meslek sahibi olmak hayaliyle gelen binlerce gencin en önemli sorunudur barınmak. Kayda gelen öğrenciler ailelerinin bütçelerine göre kalacak yer arayışına girer. Kimi özel yurtlarda, kimi eş dost yanında, kimi apartlarda kalmayı planlar. Bir de tabi KYK yurtları var. Ailelerin maddi durumları göz önüne alınır, bir dizi araştırma yapılır ve yedekler ve asiller olmak üzere listeler asılır. Sanki şahane özelliklere sahipmiş gibi kapasitesi yetersiz birçok yurda girmek üzere bekler yeni üniversiteliler.
Uzun anlattım belki süreci, birçoğunuz da biliyorsunuz zaten. Kalabalık odalarda, giriş çıkış saatleri kontrol edilen, duş imkanları kısıtlı, yemek menüleri sağlıksız bu yurtlara girmek bir dert.
Artık KYK yurtlarından sağ çıkmak da şans oldu.
Geçtiğimiz günlerde Kayseri’de bir yurtta çıkan yangın çıktı. Panik halinde öğrenciler yurt binasının önünde toplandı. Bu sefer ölen ya da yaralanan olmadı ama öğrenciler yaşananların ardından “Artık Yeter” dedi.
Neye yeter diyorlar bir hatırlatmak lazım. Gençlerin tepkisi duyulan korkudan değil, uzun süredir biriken güvensizliğin, duyulmayan itirazların ve “bir sonraki haber biz olmayalım” kaygısının dışavurumu. Çünkü bugün Türkiye’de pek çok genç için üniversite hayatı; yeni bir şehir, yeni bir başlangıç ya da gelecek hayali değil, doğrudan hayatta kalma mücadelesi anlamına geliyor.
Öğrenciler artık yalnızca derslerini, sınavlarını ya da mezun olduklarında nasıl bir hayat kuracaklarını düşünmüyor. Kaldıkları yurtta yangın çıkarsa ne olacağını, bindikleri asansörün güvenli olup olmadığını, gece başlarını koydukları odanın gerçekten “barınma” sağlayıp sağlamadığını da düşünmek zorunda kalıyorlar. Bu başlı başına bir ülke gerçeğine dönüşmüş durumda.
Bu yüzden Kayseri’deki yangının ardından yükselen tepki yalnızca bugüne ait değil. Hafızalarda hâlâ Zeren Ertaş var. Aydın’daki Güzelhisar KYK Kız Öğrenci Yurdu’nda arızalı olduğu bilinen bir asansörün düşmesi sonucu yaşamını yitiren genç bir öğrenci. Onun ardından öğrencilerin attığı slogan ise bugün hâlâ güncelliğini koruyor: “Ölmeye değil, okumaya geldik.”
Aslında bu cümle, son yıllarda gençliğin en çıplak özetlerinden biri oldu.
Çünkü gençler artık en temel haklarını bile savunmak zorunda bırakılıyor. Eğitim hakkı denildiğinde çoğu zaman yalnızca üniversiteye erişim konuşuluyor. Oysa eğitim hakkı, güvenli barınma hakkından bağımsız düşünülemez. Bir öğrencinin sağlıklı, güvenli ve insanca yaşayamadığı koşullarda “eğitimde fırsat eşitliği”nden söz etmek mümkün değildir.
Bugün ekonomik kriz derinleştikçe öğrenciler daha kalabalık, daha denetimsiz ve daha güvencesiz alanlara itiliyor. Özel yurt fiyatlarının ulaştığı noktada birçok genç için devlet yurtları tek seçenek haline geliyor. Ancak yıllardır yaşanan ihmaller, denetimsizlikler ve uyarılara rağmen önlem alınmaması, bu alanları öğrenciler açısından bir güvence olmaktan çıkarıyor.
Sorun yalnızca bir asansör arızası ya da tekil bir yangın değil. Sorun, gençlerin yaşamının “idare edilebilir risk” olarak görülmesi. Her olayın ardından birkaç açıklama yapılıyor, soruşturmalar açılıyor, sorumluların bulunacağı söyleniyor. Sonra kamuoyu başka bir gündeme geçiyor. Ama öğrenciler aynı binalarda yaşamaya devam ediyor. Aynı korkuyla asansöre biniyor, aynı ihmallerin içinde uyuyor.
Barınma bir lütuf değil, temel bir haktır. Ve yaşam hakkını koruyamayan hiçbir sistem, gençlere gelecek vaat ettiğini söyleyemez.