Bazı yemekler vardır, sadece karın doyurmaz; bir şehri, bir kültürü ve bir alışkanlığı da taşır. Kayseri yağlaması da onlardan biri…
İnce açılmış yufkaların arasına serilen kıymalı harç, üst üste dizilen katlar ve en sonunda yoğurtla tamamlanan o bütünlük… İlk bakışta sade görünür ama aslında oldukça emek isteyen bir yemektir. Ev mutfaklarının sabrını taşır.
Yağlamanın kökeni konusunda farklı anlatımlar var. Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan katmanlı hamur yemekleri geleneğinin bir parçası olduğu söylenir. Bugün bildiğimiz haliyle ise Kayseri mutfağında yerleşmiş, özellikle kalabalık sofraların yemeği olmuştur.
Bir de Akdeniz’in öte yanında, İtalya’da benzer bir fikirle ortaya çıkan lazanya vardır. Kat kat makarna, et sosu ve beşamel… O da tıpkı yağlama gibi “üst üste kurulan bir denge” üzerine kuruludur. Kökeni Antik Roma’ya kadar götürülen bu yemek, zamanla bugünkü halini almıştır.
Paylaşmanın dili
Coğrafyalar farklı, malzemeler farklı ama fikir benzerdir: katmanlar bir araya gelir ve bütün olur.
Biri Anadolu’nun sade mutfağından, diğeri Avrupa’nın rafine mutfağından çıkmış iki yemek… Ama masaya geldiğinde ikisi de aynı şeyi yapar: insanı yavaşlatır.
Belki de bu yüzden benzerlikleri sadece tarifte değil, sofrada kurdukları duygudadır. Sofranın ortasına konulmuş bir tepsi ister lazanya olsun ister yağlama aileyi bir araya getirir, sohbeti başlatır, hayatın karmaşasına dur diyerek birlikte olmanın güvenini yansıtır.
Kayseri yağlamasıyla lazanya arasında bir köprü kurmak iddialı görünebilir. Ama bazen yemekler, coğrafyalardan daha eski bir dili konuşur: paylaşmanın dili. Ve bu dil, dünyanın neresinde olursak olalım anlaşılır. Paylaşmanın farkına vardığımız iyi hafta sonları…