Sizden bir yığın insan varken, verilecek olan ücretten tatmin olacağı varsayılan onlarcası…
‘Sizi neden işe alalım?’ sorusunu, bir işe başvuran birçok kişi duymuştur sanırım. Duyanların büyük bir kısmı muhtemelen hiçbir cevabın, soranı tatmin etmeyeceğini de tahmin etmiştir. Yeri doldurulabilir bizler de o iş görüşmesinden dönünce kara kara düşünürüz. İşleyip pas tutmayan demirler, dumanı üstünde fabrika bacaları, tıkır tıkır işleyen klavye sesleri ile her gün her birimizden daha zeki olacağı öngörülen sistemler kuruldu. Servet ve sefahat zincirleri uzayıp Çin’den Amerika’ya yol oldu. Biz bu hikayenin neresinde kaldık? Bizim de zenginleşmemiz gerekmiyor muydu? Ya da en azından kolayca barınıp beslenebilmemiz.
Çehov bir oyununda ‘Bazen uyku tutmadığında düşünüyorum... Tanrım, Rusya'mızda ne muazzam ormanlar, ne uçsuz bucaksız tarlalar, en derin ufuklar var... Tüm bunlara sahip olan bizler gerçekten birer dev olabilmeliydik...’ demişti bir karakterin ağzından. Uçsuz bucaksız makinelerin ve gökdelenlerin arasında Türkiye’mizde devleşemememiz bu kadar da garip değilmiş oysaki.
Sürüyle insan çalışıp, ufuklara yükselen servetler kurulup serveti inşa ederken taşları taşıyan bizler ilerlemeyip nasıl gerisin geri gidebildik? Düşünsel olarak aradığım cevapları hep materyalist bir düzlemde cevaplayıp kendimi rahatlatmak isterken Robert Solow’un bir ekonomi modeli geldi aklıma.
Üretim, günümüz dünyasında durmamak zorundaysa, sonsuz bir büyüme yolculuğunda ve sürekli yatırım yapılması gerekiyor. Solow’a göre sermaye ve emeğin toplamı üretimi oluşturuyormuş. Yani patronun parası artı bizim emekler eşittir üretim diyor bu ağabey. Bu üretimin devamlılığı için ise sermayenin devamlı olarak artması gerekiyor. Sermayenin artması için ise gereken. Evet. Gereken, emeğe verilen ücretin ve yatırımın azalması. Şirketler Kapitalizm isimli bir oyun oynuyorlarmış ve topu dikmemek için sürekli bu üretimi arttırmaları gerekiyormuş. E ne yapsınlar kıyamam büyümek için sermayenin artması ve işçiye verilen harcamaların minimal kalması gerekiyor bunlar ters orantılı!
Hal böyle olunca şirketlerimizin bekası için çalışıp, yerimizi doldurmaya hazır onlarca çalışanla hemhal olmuşuz. Niceliğimiz, niteliğimizden önemliyken iş beğenmemişiz. Bizi neden işe alsınlar?
Sonra bir de tatsız ‘kaza’lara hadsiz tepkiler vermişiz. Mesela yılın tam bu zamanları vermiştik 301 şehidi Soma’da. 12 yıl olacak bir maden, içindeki işçilerin hayatlarıyla birlikte kapanalı. 12 yıl sonra Doruk Madencilik işçileri ‘Açız, yoksuluz, çıplağız’ diye direndi her gün yeni bir facia olur da evim direksiz kalır mı korkusuyla.
Üretilen her şey gibi, emeklerin de satıldığı günlerde artan eğer refah değilse birikim oldu.
Oyunlar oynanıp 40 Haramiler keselerini doldururken ocaklar söndü. Yer altındaki ocaklarda yeri dolanların, yer üstündeki ocaklarda yeri asla dolmadı.