Eren Saran Akarsu

Ve sonra dans ettik...

Eren Saran Akarsu

“Müziği duymayanlar, dans edenleri deli sanırlar…”

Bu söz ünlü Alman filozof Friedrich Nietzsche’ye atfedilir. Belki de insanın toplumla kendi iç sesi arasında kaldığı en kısa ama en güçlü anlatımlardan biridir.

Toplum içinde yaşamanın kimi kuralları vardır. Özellikle kamuya açık alanlarda nasıl davrandığın önemlidir. Şehirler bize sadece yaşamayı değil; aynı zamanda belli kalıplara uymayı, ölçülü davranmayı ve çoğu zaman kendimizi kontrol etmeyi de öğretir.
Ancak bu yaşamı sürdürülebilir kılan kurallar kimi zaman içimizdeki ritmi durduramaz. Belki de kuralları göz ardı etmenin en güzel şekli, bu ritme ayak uydurup kendimizi biraz da rahat bırakmanın verdiği o şahane andır.

Özellikle çocuklar bu kurallardan en azade kesimdir. Bir çocuk şehrin orta yerinde duyduğu bir müziğe kendini kaptırsa, izleyenler onu sevgiyle izler. Çünkü çocukların neşesi bize doğal gelir; onların dansı masumiyet, kahkahaları ise özgürlük olarak görülür.
Ancak bu kişi bir yetişkin olunca işler değişir. Ya “deli” denir ya da “koca insan hiç utanması yok mu?”

Çünkü yetişkinlerden beklenen çoğu zaman neşelenmeleri değil, kontrollü olmalarıdır. İçindeki çocuğu göstermek, bir yetişkin için bazen cesaret gerektiren bir davranışa dönüşür.

Bugünlerde Cumhuriyet Meydanı oldukça hareketli. Meydanda düzenlenen etkinliklerden bir video düştü önüme… Bir vatandaş kendini sahnede çalan müziğin ritmine kaptırmış, çevresindekilere aldırmadan gönlünce dans ediyor.
Belki de o an yaptığı şey sadece dans etmek değildi. Şehrin telaşı, insanların bakışları ve günlük hayatın kuralları arasında birkaç dakikalığına kendi ritmini bulmaktı.

Ve sonra dans ettik...

Aklıma 2012 yapımı Frances Ha filmi geldi sonra. Filmin sinema tarihine geçen o meşhur sahnesinde, ana karakter Frances, New York sokaklarında David Bowie’nin Modern Love şarkısı eşliğinde, kaldırımdaki insanlara ve koşturmacaya hiç aldırmadan özgürce dans ederek koşar.

Çevresindeki herkes “yetişkinliğin” ve o devasa şehrin kurallarına göre ciddi ciddi yürürken, Frances içindeki ritme teslim olmuştur.
Frances için mesele insanların ne düşündüğü değildir. O an sadece kendisiyle ve hayatla kurduğu bağ önemlidir. Şehir ne kadar büyük, hayat ne kadar karmaşık olursa olsun insan bazen kendi küçük alanını kendi ritmiyle oluşturur.

Yine bu film için sinema yazarlarından birinin şu sözleri dikkat çekicidir:

“Şehirde kendinize bir yer açmak gerçekten zordur. Herkes her yerdedir. Herkes sizin yaptığınızı zaten yapıyordur. Herkes her şeyi daha iyi biliyordur ve hayatları da -görünürde- çok daha güzeldir.”
Belki de bu yüzden şehirlerde kendimiz olabilmek giderek zorlaşıyor. Sürekli karşılaştırıyor, sürekli yetişmeye çalışıyor ve çoğu zaman kendi sesimizi duyamıyoruz.

Neden o şehirde yaşamaya devam etmekte ısrarcı olduğumuzu, kendimize ve çevremizdekilere sürekli kanıtlayarak geçen bir yaşam tarzını benimsemek zorunda kalırız?

Şehirler değişir, müzikler değişir, kurallar ise aynı kalır. Ama insanların zihnindeki ritim hep farklıdır.

Cumhuriyet Meydanı’nda dans eden vatandaş da belki sadece birkaç dakikalığına kendi müziğini dinledi. Kimi için bu bir tuhaflık, kimi için ise hayatın içinden küçük ama anlamlı bir andı.

Belki de hayatın en zor taraflarından biri, herkesin aynı ritme uymasının beklendiği bir dünyada kendi müziğini kaybetmemektir.
 

Yazarın Diğer Yazıları