Kayseri’de ilk Kurban Bayramı’nı geride bıraktım. Geldiğim şehrin aksine bu şehirde Kurban Bayramı oldukça hissedilirdi. Sadece bayram gelenekleri açısından değil, bayram öncesi mahalle arasında otlatılan üzerine satın alanın isminin yazıldığı hayvanlar, bayram günü ise sokaklarda et ve kan kokusu, her evin önünde yanan mangal, is duman.
Her ne kadar tarafımız ipini koparıp kaçan boğanın tarafı olsa da niyetim dini bayramların gerekliliğini tartışmak değil. Bayramın sona erdiği bugün sokaklar temizlendi, pazar yerleri boşaldı, kurbanlıkların taşındığı kamyonlar dağıldı. Birkaç gün boyunca şehirlerin unuttuğu bir gerçek yeniden görünür oldu: Et, market raflarında doğmuyor.
Yılın büyük bölümünde etle ilişkimiz steril ambalajlar, kasap vitrinleri ve market reyonları üzerinden kuruluyor. Yediğimiz şeyin bir zamanlar canlı bir varlık olduğu bilgisi aklımızın bir köşesinde dursa da gündelik hayatın temposu içinde görünmezleşiyor. Kurban Bayramı ise bu görünmezliği bozuyor. İnsanları, tükettikleri etin kaynağıyla doğrudan karşı karşıya bırakıyor.
Bu karşılaşma birçok insan için rahatsız edici. Kimi kurban kesim görüntülerini ilkel ya da sert buluyor, kimi hayvanların çektiği acıya dikkat çekiyor. Bu eleştirilerin önemli bir kısmı haklı sorular içeriyor. Ancak aynı noktada başka bir soru sormak gerekiyor: Bizi gerçekten rahatsız eden nedir?
Bu sorunun peşinden giderken aklıma yıllar önce izlediğim Temple Grandin filmi geldi. 2010 yapımı Temple Grandin filmiyle daha geniş kitleler tarafından tanınan Grandin, hayvancılık alanında çalışan bir bilim insanı. Otizmli olması nedeniyle hayvanların davranışlarını ve korkularını farklı bir duyarlılıkla gözlemlediğini anlatıyor. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birçok mezbaha ve hayvan işleme tesisinin tasarımında rol aldı. Onun temel amacı, hayvanların kesim öncesinde yaşadığı stresi ve korkuyu azaltmaktı.
Grandin'in yaklaşımı dikkat çekici çünkü o, et tüketimine karşı değil. İnsanların hayvanları beslenme amacıyla kullanmaya devam edeceğini kabul ediyor. Ancak bunu yaparken hayvanların gereksiz korku ve acıya maruz bırakılmaması gerektiğini savunuyor. Bir anlamda sistemin dışından değil, içinden konuşuyor.
Fakat Grandin'in çalışmaları aynı zamanda daha büyük bir gerçeği de görünür kılıyor. Modern endüstriyel hayvancılık, hayvanların yaşamını ve ölümünü devasa bir üretim zincirinin parçası haline getirmiş durumda. Milyonlarca hayvan doğdukları andan itibaren verimlilik hesaplarıyla şekillenen tesislerde yaşıyor. Ne kadar hızlı büyüyecekleri, ne kadar yem tüketecekleri, ne kadar et verecekleri ekonomik kriterlerle belirleniyor. Canlı bir varlık giderek bir üretim girdisine dönüşüyor.
İşte burada ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor.
Modern toplum kurban kesimini çoğu zaman barbarlıkla, ilkellikle ya da geri kalmışlıkla ilişkilendirebiliyor. Oysa aynı toplum, her gün endüstriyel tesislerde gerçekleşen çok daha büyük ölçekli hayvan kesimlerini olağan kabul ediyor. Birkaç gün boyunca mahallede gördüğü kurbanlık koyundan rahatsız olan kişi yani benim gibiler yıl boyunca tükettiği etin hangi koşullarda üretildiğini çoğu zaman düşünmüyor.
Belki de mesele ölümün kendisinden çok onun görünürlüğüdür.
Kurban ibadetinin dinsel, kültürel ve tarihsel anlamları üzerine farklı görüşler olabilir. Ancak kurbanın ortadan kaldırmadığı bir şey vardır: Sorumluluk. Kurbanlık hayvanı gören, ona yaklaşan, onun ölümüne tanıklık eden kişi ile tükettiği et arasındaki bağ kopmaz. Ölüm görünürdür.
Endüstriyel sistem ise tam tersini yapar. Ölümü şehirlerin dışına taşır. Kesimhaneleri yüksek duvarların arkasına gizler. Üretim süreçlerini uzmanlara ve şirketlere devreder. Tüketiciye ise yalnızca son ürünü bırakır. Böylece et yenmeye devam edilir ama hayvanın yaşamı da ölümü de gözlerden uzaklaşır.
Kapitalizmin en güçlü yönlerinden biri tam da budur: Üretim sürecinin gerçekliğini görünmez kılmak. Bir gömleğin arkasındaki işçiyi, bir telefonun arkasındaki madeni, bir et paketinin arkasındaki canlıyı gözden uzaklaştırmak.
Temple hayvanların korkusunu azaltmaya çalıştı. Ancak onun hikâyesi şu soruyu da canlı tutuyor: Sorun yalnızca hayvanların nasıl öldürüldüğü müdür, yoksa onları yaşamları boyunca kâr mantığının nesnesine dönüştüren üretim biçimi midir?
Bu soruyu hayatın her alanına uygulamak mümkün, hayvanları bir nesneye dönüştüren, doğanın talanına pervasızca sarılan aynı sistem insanları da bir nesneye dönüştürüyor mudur?