Ne zaman bir kadın cinayeti ya da cinsel saldırı haberi gündeme gelse, “Eskiden böyle olaylar olmuyordu” diyenler çıkar ortaya. Ardından toplumun bozulduğuna, ahlakın çöktüğüne, insanların değiştiğine dair uzun nutuklar gelir.
Bugünlerde yeni bir podcast ile tanıştım. “Ankara’da Bir Ev” adında yayımlanan podcast, geçmişte işlenen dikkat çekici cinayetleri anlatıyor. Dava süreçlerine, sanık ifadelerine ve dönemin toplumsal atmosferine dair pek çok ayrıntıyı da paylaşıyor.
Kayıtlara Cihangir Cinayeti olarak geçen 1962 tarihli bir kadın cinayetini dinlerken, geçmişten bugüne kadın cinayetlerine dair ne kadar benzer söylemlerle karşılaştığımızı fark ettim. Olayın tüm ayrıntılarını podcast'ten dinlemenizi öneririm ancak anlaşılır olması için bazı bilgileri kısaca aktarmak isterim.
1962 yılının Temmuz ayında İstanbul Cihangir'de yaşanan olay, dönemin en çok konuşulan cinayetlerinden biri olur. Aynı apartmanda yaşayan 21 yaşındaki Elyas Noel Şoris, apartman sakinlerinden Jocelyn Kalomenni'yi boş bir dairede hasta birinin kendisini çağırdığı yalanıyla evinden çıkarır. Fransız diplomat bir ailenin kızı olan Kalomenni, komşusu olduğu için şüphe duymadan aşağı iner.
Şoris, önceden planladığı boş daireye götürdüğü Kalomenni'ye cinsel saldırıda bulunmaya çalışır. Kadının direnmesi üzerine onu bıçaklar, ardından tecavüz eder ve tanıklık etmesini engellemek için boğazını keserek öldürür. Cinayetin ardından delilleri ortadan kaldırmaya çalışan fail, apartmandan ayrılır ve daha sonra Erzincan'da yakalanır.
Olayın vahşeti kadar dikkat çeken bir başka yönü ise soruşturma ve yargılama sürecinde ortaya çıkan söylemlerdir. Çünkü failin ifadelerinde ve kamuoyundaki tartışmalarda, öldürülen kadının yaşamı ve davranışları sık sık gündeme getirilirken işlenen suçun niteliği ikinci plana itilmeye çalışılmıştır.
İlk ifadesinde cinayeti kabul eden Şoris, öldürdüğü kadının evinde açık kıyafetlerle dolaştığını anlatır. Hatta olay yerinde toplanan kalabalıktan “Assınlar bunu” ve hemen ardından “Asmazlar, çünkü kadın hep açık giyermiş” sesleri yükselir. Daha olayın ilk gününde bile cinayetin değil, öldürülen kadının yaşam biçiminin tartışma konusu haline geldiğini görürüz.
Olaydan beş ay sonra görülen davaya takım elbiseyle çıkan sanık ise ifadesini değiştirir. Bu kez suçu reddetmez ama gerekçesini değiştirir. Kadının kendi cinsel isteğini kabul ettiğini, ancak daha sonra erkekliğiyle alay ettiğini ve cinayetin bunun üzerine işlendiğini söyler. Bugün mahkeme salonlarında ve televizyon ekranlarında sıkça duyduğumuz “tahrik” savunmasının altmış yıl önceki bir örneğiyle karşılaşırız.
Dahası, kardeşlerinin işlediği suç nedeniyle tepki gösteren iki ablası da mahkemede “Kardeşimiz çalışkan ve namuslu biridir, olsa olsa evde açık saçık giyinen bu kadının tahriki nedeniyle bu cinayeti işlemiştir” diyerek faili değil öldürülen kadını sorgular.
Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Değişen hükümetler, yasalar, şehirler ve teknolojiler oldu. Ancak kadın cinayetlerinden sonra kurulan cümlelerin önemli bir kısmı değişmedi. Hâlâ failin geleceği, psikolojisi, öfkesi ve gerekçeleri konuşuluyor. Hâlâ kadınların nasıl giyindiği, nerede olduğu, kimlerle görüştüğü tartışılıyor. Hâlâ cinayetin sorumluluğu failden alınıp mağdurun omuzlarına yüklenmeye çalışılıyor.
Bu yüzden “Eskiden böyle olaylar olmuyordu” cümlesi gerçeği anlatmıyor. Kadınlar geçmişte de öldürülüyordu. Tecavüze uğruyor, şiddet görüyor ve susturuluyordu. Değişen şey, bugün bu suçların daha görünür hale gelmesi ve kadınların buna karşı daha güçlü bir söz kurabilmesi.
Belki de mesele, eskiden böyle olayların olmaması değil; eskiden bu olaylar karşısında kadınların sesinin bugünkü kadar duyulmamasıydı.