Eren Saran Akarsu

Bir ayakkabı, bir bez parçası nasıl tutuklanır?

Eren Saran Akarsu

Tarih, bazen insanları değil, nesnelerin imgesini yargılar. Kelimelerin, şarkıların, renklerin ve hatta giysilerin sanık sandalyesine oturtulduğu dönemlerden geçti ülkemiz. Bugünlerde Youtube’da yayımlanan “Last Story Bender”ı dinliyorum. Türkiye’de üretilen bir çok ürünün ve onların hikayelerini anlatıyor. 

İşte böyle hikayelerden biri dikkatimi çekti. 1970’li yıllarda üretilen MEKAP ayakkabıların hikayesi dönemin siyasi atmosferinin de kısa bir öyküsü adeta. Öyle boğucu bir siyasi atmosfer düşünün ki; üzerinizde taşıdığınız bir kumaş parçası ya da ayağınızdaki bir ayakkabı, sizin kim olduğunuza, ne düşündüğünüze ve en nihayetinde "suçlu" olup olmadığınıza karar vermeye yetsin. Sistemin gözünde nesnelerin imgesi o kadar büyüktü ki, bir nesneyi "sakıncalı" ilan etmek, onu kullanan herkesi potansiyel şüpheli yapmaya yetiyordu.

İşte böyle nesnelerden biri de ülkenin yakın tarihindeki o sessiz ve ironik tanıklarından biri olan Mekap.
1970’lerin başında Türkiye’nin ilk poliüretan tabanlı yerli spor ayakkabısı olarak üretime başladığında Mekap, bir özgürlük ve modernleşme simgesi. Fabrikadaki işçinin, üniversitedeki gencin, halı sahada koşturan çocuğun ortak paydası. 

Ucuz, hafif ve en önemlisi yerli üretim. Sonra rüzgar tersine dönüyor. 80’lerin ortalarından itibaren o meşhur sarı-siyah süet ayakkabı, dağ koşullarına, çamura ve taşraya gösterdiği yüksek dayanıklılık yüzünden PKK’nın mecburi üniforması haline geliyor. O andan itibaren devletin gözünde Mekap, artık sadece bir ayakkabı değildi; bir ideoloji, bir tehdit, bir "suç delili" idi.

Şehirden köye iki çift Mekap götürmenin "yardım ve yataklık" sayıldığı, bağcıkları didik didik aranan o yıllarda, devletin radarına giren sadece ayaklar değil elbette. Ülkenin ve halkın üzerinden demir bir balyoz gibi geçen seksenli yılların ardından başka simgeler, imgeler ve nesneler suçlanmaya, mahkum etmeye bahane olmaya devam ediyor.

2000’li yıllarda da devlet, bazı nesneleri yargılayıp hapsetmeye devam etti. Kültürel bir giysi, aniden siyasi bir manifestoya dönüştürüldü. Tıpkı Mekap gibi puşi de bir gecede "örgüt üyeliği" iddianamelerinin baş aktörü oluverdi. Bu absürtlüğün en acı, en somut nişanesi ise hafızalarımıza Cihan Kırmızıgül ismiyle kazındı.

Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği öğrencisi olan Cihan Kırmızıgül, 2010 yılında sadece boynuna puşi taktığı için gözaltına alındı. Gizli tanık beyanları, "puşi takıyordu, öyleyse örgüt üyesidir" mantığına bürünen bir yargı mekanizmasıyla birleşti. Cihan, hayatının en parlak döneminde, sadece bir bez parçasının yarattığı o 'sakıncalı imge' yüzünden tam 25 ay boyunca cezaevinde tutuklu kaldı. Bir bez parçasının kıvrımlarında suç arayan, bir rengin yan yana gelişinden infial çıkaran hukuk, insanı değil imgeyi cezalandırmayı seçmişti. Cihan’ın davası, Türkiye’de nesnelerin nasıl tutuklandığının, kumaşların nasıl mahkum edildiğinin hukuk tarihine geçmiş en berrak vesikası oldu.

Mekap ve puşi; bir ülkenin korkularıyla yüzleşemediği, sorunun özünü çözmek yerine semptomları ve simgeleri hapsettiği o karanlık dönemin iki yakasıdır. Ayaklar Mekap’a sıkışmış, başlar puşiyle damgalanmıştı. Oysa ne ayakkabının ne de bezin bir suçu vardı. Biri sadece coğrafyaya dayanıyor, diğeri ise o coğrafyanın rüzgarından koruyordu.

Bugün Mekap, Trabzon’da küllerinden doğup dev bir endüstriyel iş güvenliği markasına dönüşerek kendi adını temize çıkardı. Puşi ise her şeye rağmen sokaklarda, modada, kültürde kendi varlığını koruyor. Ama hafızalardaki o "imgelerin tutuklandığı" dönemin yarattığı mağduriyetler hala taze.
 

Yazarın Diğer Yazıları