Hiç bilmediği bir duyguyu hissedebilir mi insan? Hissetse de “Bilseydim daha mı iyi olurdu?” diye endişelenir mi? Peki, dibini görmediğin suya atlar mıydın sen? Ya da dibini görsen de atlamak istemez miydin? Beni bildiğin hâlde yine de beni seçtiysen, senin sorunun. Beni bilmediğin hâlde beni seçmeyi tercih ettiysen, o da senin şansın.
Az önce okuduğunuz bu satırları daha önce yazmıştım. Uzun bir süre sonra okusam bile yazarken neyi kastetmek istediğimi anında anımsadım. Bilmediği bir duyguyu hissetmeyi istemek, bir çocuğun yanan bir sobaya dokunmayı istemesi ile aynı zaaf derecesinde olabiliyor.
Daha önce hiç bilmediğin duyguyu hissettiğin gün ya “Keşke önceden tecrübe etmiş olsaydım” denir ya da “Keşke hiç hissetmemiş olsaydım.” Bir kişi ile tanışmak da bunun aynısı aslında. Ya “Keşke daha önce tanısaymışım” denir ya da “Keşke hiç tanımasaymışım.”
Sizi tanımaları için insanlara ne kadar açılıyorsunuz da sizi tanıyabilme şansları oluyor? Benim derin, bulanık, buz kesen sularım var başlarda. Dalgasız, fazla dingin ve her an fırtına öncesi sessizlik zannedilen sularım...
Dibini görmediği suya atlamak kimsenin mantığına sığmaz. Ama merakına fazlasıyla sığar, hatta dolup taşar. Çoğu şey dışarıdan görüldüğü gibi olmamasıyla bilinir. Dışarıdan göremediği o bulanık kasvetli suya atlayanların bana dediği bu oluyor. "Senin böyle olacağını hiç beklemezdim" cümlesini biriktirdiğim bir kavanozum bile var.
Birini bildiğin hâlde hâlâ onu seçmek —sonu iyi veya kötü fark etmez— senin sorunun olur. Çünkü başta bildiklerinin sorumluluğunu almış olursun. Birini bilmediğin hâlde yine de tercih ettiysen, o da senin ya şansın olur ya da kara bahtın.
Derin suların altında saklı olan ayrı bir dünyam var benim. Girmeye çabalayanın davet edildiği, girenin büyülendiği, kovulanın uçsuz bucaksız, soğuk sularda yalnızlığa terk edildiği…