Bir kitap ve bir film
Yunus Uğur
Sosyal bilimlere olsun aşina olan herkes, Zygmunt Bauman ismini birkaç kez duymuştur. Sizlere Bauman’ın bir kitabından ve benim çok sevdiğim, aynı temayı farklı bir dille işleyen bir filmden söz etmek istiyorum.
Geçtiğimiz aylarda okuduğum ‘Modernite ve Holocaust’, modernitenin arka bahçesine açılan bir kapı gibi. İlerlemeyle, akılla ve düzenle ilişkilendirdiğimiz modern dünyanın karanlık yüzünü gösteriyor. Bauman, Holocaust’u anlamak için yalnızca nefrete bakmanın yeterli olmadığını düşündürüyor. Çünkü böylesine sistemli bir imha, modern dünyanın sunduğu teknik imkanlardan, bürokratik düzenden ve hesaplanabilirlikten bağımsız düşünülemez.
Tarihte daha önce de katliamlar ve soykırımlar yaşandı. Ancak Bauman’ın dikkat çektiği nokta, öldürmenin teknik bir işe, imhanın adeta bir fabrika faaliyetine dönüşmesi. Herkesin yalnızca kendisine verilen görevi yaptığı bu düzende, ortaya çıkan sonuçtan kimin sorumlu olduğu giderek belirsizleşiyor. İnsan, yaptığının ahlaki ağırlığını düşünmek yerine işini doğru yapıp yapmadığıyla ilgileniyor. Böylece sorumluluk duygusu, görev bilincinin gölgesinde kalıyor.
Bauman’ın Milgram deneyi üzerinden tartıştığı mesele de burada karşımıza çıkıyor. Otoriteye itaat, sıradan insanların başkalarının acısına karşı duyarsızlaşmasına zemin hazırlayabiliyor. Bu yüzden kötülüğü yalnızca bizden farklı insanlara yakıştırmak, kendimizi rahatlatmaktan başka bir işe yaramıyor. Hepimizin iyiliği, içinde bulunduğumuz koşullarla sınanabilir. Hiçbirimiz kendimizi bu sorgulamanın dışında tutamayız.
Benzer sorularla yüzleştiren 2023 yapımı ‘The Zone of Interest’ filmi, Auschwitz kampının hemen yanında yaşayan bir komutanla ailesini anlatıyor. Komşuları, misafirleri, çocukları ve günlük telaşlarıyla sıradan görünen bir aile izliyoruz. Ancak evlerinin duvarının ötesinde, bu sıradanlığın içine sığmayacak kadar büyük bir insanlık suçu işleniyor.
Evin düzenlenmiş bahçesi, bana Bauman’ın bahçıvanlık metaforunu hatırlatıyor. İstenmeyen otlardan arındırılan, her şeyin belirli bir düzene sokulduğu bir bahçe… İnsanları da böyle bir düzenin istenmeyen unsurları olarak görmek, onları ortadan kaldırmayı sıradan bir işlem haline getirebiliyor. Güzel görünen bahçeyle duvarın ardındaki dehşet arasındaki yakınlık, insanın içini ürpertiyor.
Aile günlük hayatını sürdürürken kamptan dumanlar yükseliyor. Dehşet, zamanla alışılmış bir manzaraya dönüşüyor. Rahatsızlık, başkalarının yaşadığı acıdan çok, evin huzurunu bozan kokuya ve dumana yöneliyor. Kapıyı kapatmak, dışarıdaki gerçeği de kapının ardında bırakmaya yetiyor sanki.
Kitabı ve filmi yan yana düşündüğümde, aklımda aynı soru kalıyor: İnsan kötülüğe yalnızca onu yaparak mı ortak olur, yoksa görmeye alışıp hiçbir şey olmamış gibi yaşamayı sürdürerek de mi? Belki de asıl yüzleşme, bu soruyu başkalarına değil, kendimize yöneltebildiğimiz anda başlıyor.