'Kayseri-Belçika Hattı'nda kayboldular'

1960'lı yıllarda imzalanan iş gücü anlaşmasıyla Kayseri başta olmak üzere Türkiye'nin birçok şehrinden giden işçiler, Belçika'nın kömür madenlerinde zorlu koşullarda çalışarak ülkenin sanayileşme sürecine katkı sağladı. Ancak işçiler emeklerinin karşılığını alamadı.

TAKİP ET >> Google News ile Takip Et

Belçika 1960’lı yıllarda Avrupa’nın en önemli endüstriyel merkezlerden biri konumundayken yer altı kaynaklarını ekonomiye kazandırmak amacıyla dış göçe kapılarını açtı. 16 Temmuz 1964 tarihinde Ankara’da imzalanan Türkiye-Belçika İş Gücü Antlaşması ile maden ocaklarında istihdam edilen Türk işçiler, ülkenin ekonomik kalkınma sürecinde kritik bir işlev üstlendi.

Belçika'daki maden ocağı

Kayseri Büyükşehir Belediyesi'nin yayımlamış olduğu kültür sanat dergisinde yer alan bilgilere göre, önemli sanayi ülkelerinden biri olan Belçika’nın bir şehrinde bulunan kömür ocağında, yerli halkın çoğu göçük altında kalmaktan korktuğu için burada çalışmak istememiştir. Maden ocağında çalışan kişiler ise son derece yoksul ve ekmeğe muhtaç olan kimselerdir. Dönemin Belçika hükümeti çalışma şartlarını iyileştirmesine rağmen kendi halkından yeterince istihdam sağlayamadı ve söz konusu maden ocağında kömür çıkarabilmek için yeterli sayıda işçiye ihtiyaç duydu. Bunun ardından Belçika hükümeti çareyi İtalyan işçileri çağırmakta bulur. İtalyan işçiler çağrıyı kabul edip maden ocağındaki görevlerine başlarlar. Ta ki 1950 yılının sonuna kadar. O yıl maden ocağında büyük bir göçük meydana gelir. Onlarca İtalyan işçi göçük altında kalarak ölür ya da yaralanır.

Bu olayın sonunda ocak geçici olarak kapatılır. Olayın üzerinden bir süre sonra ocak yeniden açılmak zorunda kalır ama bu sefer çalışan İtalyan işçiler bir daha maden ocağında çalışmamak üzere ülkelerine dönmüşlerdir. Göçük altında hayatını kaybeden işçilerin aileleri ise yeterli tedbirin alınmadığını söyleyerek Belçika hükümetini sorumlu tuttuysa da olumlu sonuç alamazlar.

'Kayseri-Belçika Hattı'nda kayboldular'

Türkiye'den Belçika'ya göç

1964 yılının ilk aylarında Belçika hükümeti bu defa maden ocağında çalışmak için Türk işçilerini davet eder ve onlara iyi iş olanağı, kaliteli yaşam ve maddi anlamda refah edeceklerini söyleyerek Türk işçilerin ilgisini çeker. Ardından Belçika hükümeti dönemin Türk hükümetiyle bir anlaşma yapar ve bu anlaşma doğrultusunda Kayseri’den de birçok kişi katılır.

O yıllarda Kayseri’de Sümer Bez Fabrikası, Şeker Fabrikası gibi iki büyük iş yeri vardır fakat daha çok kazanma ve daha insanca yaşama uğruna Belçika’nın yolunu tutmuşlardır. Giden Türk işçiler daha önce maden ocağında çalışmamış olup bu tarz eğitime de sahip değillerdir. 16 Temmuz 1964 tarihinde imzalanan anlaşma sonrasında Türk işçiler, Belçikalılar, İtalyanlar ve Yunanlıların yerini almıştır. Türk işçilerine tahsis edilen tahtadan baraka evlerde 4-5 kişi kalırken, tuvaletlerinin dışarıda olması ve banyo olarak kullanabilecekleri küçük bir yerin bile olmaması vaat edilen şartları sağlamadığını işçilere göstermiştir. Bu durum sonrasında işçiler geldiklerine pişman olduğunu söyleseler de mecburiyetten şartları kabul etmek zorunda kalmışlardır.

'Kayseri-Belçika Hattı'nda kayboldular'

'Aklıma Kayseri-Belçika Hattı’nda kaybolmuş babam geliyor'

Fatma Aydın’ın Kayseri Büyükşehir Belediyesi'ne ait kültür-sanat dergisinde yazdığı yazıda şöyle anlatıyor, “Belçika’ya giden amcam, babamı da çağırmayı kafasına koymuştu. Onun da Belçika’ya gelmesi için davetiye çıkartmıştı. Sonuçta olan oldu ve oldukça sağlam bir karaktere, kişiliğe sahip olan babam, o sıralar çalıştığı Sümer Bez Fabrikasından ayrıldı. Artık babama da gurbet yolu görünmüştü. Yıl 1964. Henüz dört yaşındayım. Hatırlayabildiğim kadarıyla babam üze üze, ağlata ağlata bizden ayrıldı ve kendisini neyin beklediğini bilmeden, diğerleri gibi umutla, hayallerle, arkasında gözü yaşlı bir kadın ve iki çocuk bırakarak amcamın çağrısına uydu ve gitti. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, babam yalnız yaşamanın çok zor olduğunu anlamış olmalı ki bizi de yanına aldırdı. Biz gelmeden önce babama çalıştığı yere yakın bir yerde, diğer Türk işçilerine verdikleri tahta barakalardan birini vermişlerdi. Ne zaman evi gördük, işte o zaman annemin ağladığına şahit oldum. Bizim köydeki evimiz bunun yanında saray kalırdı. Ne tuvaleti, ne banyosu, ne çağ dediğimiz kirli suyun akacağı bir delik, ne ekmek pişireceğimiz bir fırınlı soba vardı. Bu ağaçtan yapılma evler bize öylesine tuhaf gelmişti ki adeta gözlerimize inanamıyorduk. Bütün hayallerimiz bir anda yıkılmıştı. Ah! İnsan… Zamanla neye alışmıyor ya da alışmak zorunda bırakılmıyor ki? Sonuçta çaresizlikten kabullenmiş olmalıyız ki bu ağaçtan yapılma barakada yaşamaya başladık.

Her sabah beynimize bir tokmak gibi inen o çan sesleri yok mu? İşte en fazla o kahrediyordu bizi. Köyümüzde beş vakit duyduğumuz ezan sesinin yerini şimdi çirkin çan sesleri almıştı. Köy burnumuzda tütüyor, vatanımız burnumuzda tütüyor ve annem gizli gizli ağlıyordu. Babam her sabah erkenden işe gidiyor, akşam dönüşünde ağzını bıçak açmıyordu. Yorgunluktan yemek yemekte bile zorlanıyordu.  Her gün, işverenin kendisine verdiği ilkel aletlerle yerin metrelerce altına iniyor ve 1 metre çapında bir deliğe girerek sürekli çekiç ya da kazma sallıyor, oradan kömür çıkarmaya çalışıyordu. Sümer Bez Fabrikası’nda çalışırken rahattı. Bu kadar ne yorgun ne de çalışma hayatından bezmiş olurdu. Üstelik burada kendisine ay sonlarında verilen ücretten daha fazla kazanıyordu. Ama bir hayalin peşinden koşularak gelinmişti ve dönmek öyle kolay değildi. Kırşehir’den, Ankara’dan, Türkiye’nin farklı bölgelerinden komşularımız yanında el-kol işareti ile anlaşmaya çalıştığımız İtalyan, Yunan ve Faslı işçi aileleri de vardı. Faslılar hariç diğerleri ile dinlerimiz de dillerimiz de farklı olduğundan, genellikle Hashancı’dan gitmiş insanlar tercihimiz oluyordu.

'Kayseri-Belçika Hattı'nda kayboldular'

Ben, küçük Fatma… Ailem beni anaokuluna yazdırdı. Kuzenlerimle ve ağabeyimle gidiyorduk. İşin garibi, Belçika’ya ekmek parası için yurdunu, yuvasını bırakıp gelmiş insanların içinde mutlu olan biri varsa o da bendim. Küçük, sevimli bir çocuk olduğumdan herkes beni çok seviyor, komşu kızları ablalarım okula bile kucaklarına alıp götürüyorlardı. En fazla istediğim şey reçelli ekmekti. Ne zaman ağlasam isteğim hemen yerine getiriliyordu. Bu durum doğal olarak bazı çocukların beni kıskanmalarına yol açıyordu. Hatırlıyorum, o yıllarda bugün olduğu gibi mağazalar, büyük marketler yoktu. Aslında Belçika’nın bile bizim ülkemizden üstün bir ekonomik tarafı da yoktu. Üstelik Belçika halkı çalışmayı pek sevmezken, özellikle yer altında çalışmak gibi zor işlerden kaçarken biz Türkler olarak çalışmayı seven, iş ayırmayan insanlardık. Babalarımız Belçikalı işverenin her türlü baskılarına katlanıyorlardı. Karşı çıkana ise kapı gösteriliyordu. Pişmanlık, hayal kırıklığı öylesine büyüktü ki hiç kimse bunu aile içinde konuşamıyordu. Ancak annemim o dinmeyen, babamın aile bütünlüğümüz için, hasretlik çekmememiz için kabul etmek istemediği gözyaşları her şeyi anlatıyordu. Babamın, yakın akrabalarımızın, Türk komşularımızın bütün çabalarına rağmen annem için Belçika adeta zindan olmuştu. Hayat onun için çekilmez bir hâl almıştı. Köyümüz Hashancı’da hasta bir durumda bırakıp geldiği annesini düşünüyor, için için kahroluyordu. Bu da yetmezmiş gibi kız kardeşlerinin ölümü üzerine yetim kalmış çocuklarını sahipsiz bırakmakla kendini suçluyordu. Bazen ağıtlar yakıyordu kendince. Evimizde bu yüzden huzur, neşe kalmamıştı. Annemin bu bulunduğu ortamı kabul edemeyişi, zaten sinirli bir yapıya sahip olan babamı bazı zamanlar öfkelendiriyor, aralarında kavga çıkıyordu. Bu durum tam bir yıl iki ay sürdü. Bu süre içinde annemi hiç kimse etkileyemedi, ikna edemedi. Bir gün babam kararını verdi ve bizi apar topar Türkiye’ye getirdi. Komşularımızın bizi gözyaşları içinde yolcu ettiklerini hatırlıyorum. Annem son derece mutluyken babam aynı derecede kırgın ve üzgündü. Artık ne ağıt kalmıştı ne de bir söyleyip on döktüğü gözyaşı. Köyümüz Hashancı’nın adeta taşını toprağını öpecek kadar hasret içindeki annem, dünyanın en mutlu insanıydı artık.

'Kayseri-Belçika Hattı'nda kayboldular'

Babam bizi bıraktıktan sonra yeniden Belçika’daki işinin başına döndü. Zaten yılda bir defa gelebiliyordu. Bizim köydeki hayatımız babamdan uzak devam ederken benim de arkadaşlarımdan ayrılmam zor olmuştu. Aradan sanırım altı ay geçmişti ki çalışma şartlarının çok kötü oluşundan ve de Belçikalı işverenin çalışma şartlarını iyileştirmemesinden dolayı babam Bronşit’e yakalandı. Çalışamaz duruma geldi. Oradan ayrıldı ve bu defa Hollanda’da bulunan yakınlarımızın yanına gitti ve orada durumuna uygun bir işte çalışmaya başladı. Burası bir cam fabrikasıydı. Zaten kömür ocağında çalışan insanlarda en fazla görülen hastalıklar şunlardı: Mesleki cilt hastalıkları, mesleki astım ve kanser, aşırı gürültüden işitme kayıpları, tetanoz. Sonuçta on üç yıl yurtdışında kaldı babam. 1979 yılında malulen kesin dönüş yaptı. Burada tedavi olmaya başladı. Kanser teşhisi kondu babama. Çok sürmedi aramızdan ayrıldı. Henüz 56 yaşındaydı vefat ettiğinde. Her madenci gibi kimse bilmedi ölümünü. Kader denilip geçildi. Oysa grizu illeti patlayabilir korkusuyla, kafayı rahatlatmak için bir sigara bile yakamadığın hâlde yaşanan göçükler, patlamalar kader midir yoksa işverenin grizu illeti patlayabilir korkusunu yaşaması mıdır. Ve ben, babama doyamadım. Ona doya doya sarılamadım. Kömür kokulu saçlarını koklayamadım. Yerin yüzlerce metre altında, küçücük deliklerden Belçika halkı için kömür çıkaran, nasırdan patlamış kömür karası ellerini doyasıya ne öpebildim ne yüzüme yaslayabildim. Şimdi, Avrupa’da kömür ocaklarında çalışan Türk işçileri denince aklıma Kayseri-Belçika Hattı’nda kaybolmuş babam ve Kayserili maden işçileri geliyor.”