‘Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme, artık neye yarar’
Ne güzel sözler…
Türkiye’de kimilerinin fikir öncüsü Necip Fazıl Kısakürek’i bunun gibi güzel şiirleriyle, fikir yazılarıyla anmak çok güzel olurdu…
Ama ben Necip Fazıl Kısakürek’i Adnan Menderese yazdığı ‘Muhterem efendim’ diye başlayan ve her defasında bu son diyerek, devletin örtülü ödeneğinden istediği paralarlarla hatırlıyorum.
Günümüzde ne çok bu gibi örnekler var.
Yandaş olsun, candaş olsun, fondaş olsun hiç fark etmiyor.
Adının başında gazeteci unvanıyla birileri çıkmış, birilerinin kılıcını sallıyor.
Onları okumak, onları dinlemek zaman israfından başka bir şey değil.
Çünkü inandıklarını, yüreklerinden geleni, gördüklerini yazmıyor, söylemiyorlar.
Mesela iktidardan besleniyorsa, milyonlarca insanın kendisine küfür edeceğini bile bile asgari ücreti savunabiliyorlar.
Muhalefetten besleniyorsa da tablo değişmiyor.
Hak arayan emekçileri tehdit eden belediye başkanını görmüyorlar.
İnandığını değil, beslendiği kişi ya da kurumun kendisinin söylemesini istediği şeyleri dile getiriyorlar.
Sonuç basın kuruluşları ve gazetecilerin itibarları yerle yeksan oluyor.
İşte böyle bir dönemde 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nü kutlamaya hazırlanıyoruz.
Mesleğin itibarı gibi günden güne budanarak yok edilen 212 Sayılı Yasa’nın kabulünü kutluyoruz.
Ve biliyor musunuz?
Bu yasa bir darbenin ürünü…
Ne acı değil mi?
Gazeteciler en büyük kazanımlarını bir darbenin ardından kazandı.
Ve sonrasında özgürlük vaadi ile gelenler gazetecilerin özgürlüğüne göz dikti.
Bunu sadece siyasi baskı olarak düşünmeyin daha da kötüsü gazetecilik ekonomik baskılara maruz bırakıldı.
Ve ortaya yazımının başında da anlatmaya çalıştığım ‘Muhterem efendim’ diyerek kalemini kiralayanlar çıktı.
Görüntü pek iç açıcı olmasa da; umarım ‘yazdığı mektupla’ değil, yazdığı haberlerle anılan gazetecilerin sayısı artar…