Yunus Emre Mahallesi’ne telefon kulübesi geldiğinde seksenli yılları ortalamıştık.
Mahallemize telefon geldi diye nasıl da mutlu olmuştuk, anlatamam.
Yanı başımızdan akıp giden kanalizasyonun burnumuzun direğini kırdığı mahallemiz için kahvehanenin önüne konan jetonlu telefondan uzaktaki sevdiklerimizin sesini duymak büyük bir nimetti.
O günlerde, tek televizyon kanalımız vardı ve biz türlü spor karşılaşmasını izlerdik.
Buz patenini de biliyorduk, yağlı güreşi de…
Kışın donan kanalda buz pateni yapan arkadaşlarımız olsa da biz daha çok takım sporlarına meraklıydık.
Gol atınca Pele, kaleye geçince Schumacher olduğumuz günlerde burnumuzun direğini kıran kanalizasyona çok topumuz kaçtı.
Meşin yuvarlak o günlerde bizim için bulunmaz bir nimetti.
Sökülen dikişlerini yeniden dikip, patlayan iç lastiğini yamamak bile büyük bir zevkti.
Ama yoktu.
Meşin yuvarlağımız olmasa da hafif rüzgarla bol falso alan plastik toplarımız vardı.
Başta futbol olmak üzere; basketbol, voleybol oynardık.
Kalemiz taştan, potamız atılmış araba lastiklerdendi.
Otomobil lastiklerin iç kısmını parçalar, tahta parçalarının üzerine çiviler basketbol oynardık.
Basketbol potası sadece bazı okulların bahçelerinde vardı.
Bu arada bahçesi olmayan okullar da vardı.
Cumhuriyet İlkokulu’nda birinci sınıfa yazılmıştık ama sayı çok fazla olunca Yavuzlar Mahallesi’nde kiralanan 4-5 dükkanda 4-5 sınıf bir eğitim öğretim dönemi eğitim yapmıştık.
Şimdi geçtim okul bahçelerindekini neredeyse her mahallede birkaç tane basketbol sahası var.
Şaşırmamak lazım…
Çünkü tam 40 yıl geçmiş.
Şaşılacak şey 40 yıl öncesiyle bugünü kıyaslayarak başarı öyküleri yazmaya çalışmaktır.
Evet, biz 40 yıl önce değil evimize mahallemize telefon geldiği zaman ne kadar mutlu olmuştuk.
Ama bugün doğal olarak herkesin elinde telefon var.
Hiç kimse bugün herkesin elinde telefon var diye bir başarı öyküsü yazmaya kalkmasın.
Bu bir başarı öyküsü değil çağın gereğidir.
Başarı öyküsü o cep telefonunu icat etmektir.
Cep telefonu icat olunduktan sonra kapitalizm size o cep telefonunu öyle ya da böyle kullandırır zaten, kullandırıyor da…
Yine bugün bir yerel yönetici basketbol sahası açtık diyorsa, bence hiç iş yapmıyor demektir.
Bu ancak 40 yıl önce yapılsaydı bir başarı öyküsü olurdu, bugün değil.
Yine bir siyasetçi 40 yıl öncesinin hastane kuyruklarını anlatıyorsa yazık gerçekten çok yazık.
Hem akıp giden zamana haksızlık.
Hem gelişen teknolojiye haksızlık.
Daha da önemlisi bu güzel ülkenin güzel insanlarına haksızlık.
Birileri marsta koloni kurma hayali peşinde koşarken, 20 yıl önce hastanelerde kuyruk vardı diyerek başarı öyküsü yazamazsınız.
Her şey büyük bir hızla değişirken ülkeyi yönetenler, kentleri yönetenler 20-30-40 yıl öncesini hatırlatıyorsa ortada bir başarı değil bir yanlışlık vardır.
Evet, bugün hastanelerde 40 yıl öncesi olduğu gibi kuyruklar yok.
Buna itiraz eden de yok.
Ama bugün 1,5- 2 yıl sonrasına verilen randevular var.
Eğer siz 1,5-2 yıl sonrasına verilen randevulara çözüm üretmek yerine 40 yıl öncesini hatırlatırsanız doğru teşhis koyamazsınız.
Doğru teşhis koyamadığınız için de sorunu çözmek yerine sorunu kronikleştirirsiniz.
Çünkü çözüm üretmesi gerekenler geçmişteki kötü örneklerle, bugün yaşanan yanlışları perdelemeye çalışıyor.
Bu ülkenin insanını seviyorsanız, bu ülkenin insanı için bir şey yapmak istiyorsanız; bırakın geçmiş ile bugünü kıyaslamayı da bugünkü sorunlara çözüm üretin.
Bugün insanlar hastanede kuyruk beklemiyor ama evinde 1,5 yıl sürecek uzun bir sıra bekliyor.