YANLIŞA YANLIŞ DİYEBİLMEK..
Ahmet ZORLU
Sayın Cumhurbaşkanı, Barack Obama ile yaptığı görüşmeden sonra Obama'nın Türkiye'nin demokrasisi konusunda dillendirdiği sıkıntılara çok üzüldüğünü söyledi. "Eğer ikili görüşmede bunları dile getirseydi, bilgileri önüne koyardım" dedi.
Öyle bir durum ortaya çıktı ki, Obama 'Dedim' Erdoğan 'Demedin' diyor. Bu durumda tek ihtimal kalıyor, "Çevirmen Obama'nın sağlığını düşünerek! demokrasi ve basın özgürlüğü ile ilgili sözlerini Recep Tayyip Erdoğan'a farklı aktarmış. Bu durumda Türkiye ve ABD'nin elindeki görüşme tutanaklarının karşılaştırılması gerekiyor.
Şaka ve espri bir yana.
Türkiye'de yaşanan her gelişmeden ABD Yönetimi bizden günlerce önce haberdar oluyor. Zira onların haber alma teşkilatları dünyanın her yerinden, her gelişmeden, yönetenlerini anında haberdar ediyorlar. Bizimkiler gibi sosyal medyanın yazacaklarını takip etmekle yetinmiyor.
İletişimin bu kadar küçülttüğü dünyada, dosyanıza koyduğunuz "52 gazeteci tutuklu deniliyor. Bunların yarısı PKK yarısı Fetö örgütünden içerde" sözüne itibar edileceğini mi sanıyorsunuz.
Can Dündar'ın, Erdem Gül'ün, silahsız ve bıçaksız Fetö örgütüne üye olduğu iddiasına ancak Türkiye'de inanacak bir kitle bulursunuz. Hele hele Casusluk suçlaması komedi ötesi bir sav. Benim bildiğim casuslar elde ettikleri bilgileri gazetelerinden mahşetten vermez, başka ülkelerin casuslarına satarlar. Bu durumda casusluk yapmış olurlar.
Her şey bir yana. Bu yaşananlardan, onurlu bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak hicap ve azap duyuyorum. Yani Sayın Cumhurbaşkanı ABD gezisinde normal programındaki toplantıya katılsaydı. Cami açılışı yapsaydı ve ülkesine dönseydi. itibar mı kaybedecekti.
Neden Obama denen emperyalizmin komutanı ile görüşmek kendisi için bu kadar önemliydi. Neden bilmem ne enstitüsünde yapacağı konuşmaya bu kadar odaklandık. Bu enstitünün Gülen Cemaati tarafından kurulduğunu iddia eden havuz medyası değil miydi.. Neden dün Gülen'in tetikçisi olarak nitelendirilen Christian Amanpour'un programına çıkmayı bu kadar önemsedi. Gezi sonrası Amanpour hakkında yandaş meydanın düzdüğü yalan bilgiler hala hafızalardayken.
Sayın Cumhurbaşkanı, Muhterem Zevat, kabul etmeseniz de demokrasi standartlarımız, bırakın demokratik ülkeleri, 3. dünya ülkelerinin bile standartlarının altına düştü.
Basın özgürlüğü rafa kaldırıldı.
Bu gün dürüst, onurlu, gazeteciliğin evrensel ilkelerini benimsemiş gazeteciler tribünden seyrediyor yaşananları. AKP merkezi havuzu, belediyeler de yerel havuzları kontrol ediyor. İnanmıyorsanız gelin Kayseri örneğini gözden geçirin. Yerel kanallardan biat edenler işlerini tıkır tıkır yürütüyor, biat etmeyenler ise toplanıp aynı sepete dolduruldu ve çöpe atıldı. Sadece Kayseri değil, Türkiye'de durum bu. Onurlu, haysiyetli kalemler ise işsiz gazeteci olarak yaşanları isyan içinde izlemekle meşgul.
İşi o kadar ileri götürdü ki yandaşlarınız! 'Ben daha yandaşım' diyerek birbirlerine düştüler. Dacvutçular, Erdoğancılar olarak aralarında kamplaşıp kutuplaştılar.
Çocukluğumuzda bize demokrasi tarif edilirken, "Bin arabana istediğin yere git, kimse karışmaz" şeklinde özetlenirdi.
Sayenizde, bırakın istediğimiz yere gitmeyi, ülkemin bir çok yerinde vatandaşlar haftalarca sokaklarının başındaki markete gidemiyor. Çocuklarımızı alıp gönül rahatlığı içinde parka götürmek bizim için lüks oldu artık. Zenginin daha zengin, fakirin açlıkla imtihan edildiği günlere eriştik sayenizde. Anneler eskiden birer birer ağlıyordu. Analar ağlamayacak dediniz, malesef bu gün onar onar ağlamaya başladılar. Yolsuzluk konusunda millet olarak umudumuzu ABD savcısının soruşturmasına bağlayacak konuma getirdiniz bizi.
Oysa siz partinizi kurduğunuzda "Yoksulluk. yolsuzluk ve yasakları tarihe gömeceğiz" dememiş miydiniz.
Ben ülkemin Cumhurbaşkanının okyanus ötesinde prote edilmesine de, yeni oluşan avazcıların koyun gibi meleyerek protesto seslerini bastırmasına da alışamadım. Hele hele, boynunda kravatı ile korumanın, gazeteciye ana-avrat dalmasını benim havsalam almıyor.
Neyse bu günlük bu kadar diyelim, çünkü Kayseri olarak 2 şehidimiz var ve onlara karşı son görevimizi yapmak için çıkmak zorundayım.
Ama ben bağırmayacağım artık, yazı da yazmayacağım, "Şehitler ölmez vatan bölünmez" diye. Zira şehitlerimiz bir bir değil, on on ölüyor ve vatan toprakları değil, vatan insanları parça parça bölünüyor.
Alevi, kürt, çerkes, sünni, şii, pontus, rum, afedersiniz ermeni, roman, göçer diye..