NE TEMMUZDU..
Ahmet ZORLU
Evet, gerçekten 50 yıl sonra bile çocuklarımıza anlatacağımız, torunlarımıza, 'Allah öyle bir 15 Temmuz'u bu millete bir daha göstermesin' diyeceğimiz bir Temmuz'u geride bıraktık.
Özenle yetiştirmeye çalıştığımız Demokrasi Çınarının kökünden sökülüp atılmak istendiği gündü 15 Temmuz..
Canların yandığı, 40 yıldır örgütlenen ihanetin gün yüzüne çıktığı bir gün..
Eğer başarılı olsalardı bu gün ne gazete kalacaktı, ne bizler.
Humeyni'nin iktidar edilmesinin benzerini yaşayacaktık.
Haki Renk Pardesüsü ile Fetullah Gülen gelip otaracaktı Kaçak Saray'a..
İl İmamları Vali, Ordu İmamları Komutan, Eğitim İmamları Milli Eğitim Müdürü olacaktı..
Yazılı anayasası olmayan, insanların hayatlarının bir el işaretiyle sonlandırılabileceği günler yaşayacaktık.
Kentlerin meydanlarında vinçler yatırım ve proje için değil, adam asmak için kullanılacaktı belkide.
Böylesi sinsi bir ihanet sürecinin kıyısından döndük hep birlikte.
Ama bu gün yeni bir ayın ilk günü..
Türk Milletinin tarihinde zaferlerle taçlandırılmış bir aya ilk adımı atıyoruz.
Ağustos bu millet için zaferlerle süslenmiş, bağımsızlık ateşi ile taçlandırılmış bir aydır.
Daha da önemlisi ben bu satırları bir pazar günü yazıyorum.
Ve Pazar yazıları, Pazartesi okumasına uymaz.
Hafta sonunun ruh hali ayrıdır; hafta başının ayrı...
Pazartesi herkesin önemli konuları vardır, okuyacak, konuşacak:
Yola çıkılacaktır, okul başlayacaktır, kurul toplanacaktır, borsa açılacaktır.
Rehavetin kucağında yazılmış mahmur satırlar, resmiyetin telaşına, ciddiyetin çatık kaşına uymaz; sırıtır, kaybolur.
Çünkü, "Sen dün bambaşka bir insandın" diye fısıldar o yazılar...
Üstüne üstlük "Hangi halini daha çok seviyorsun?" diye sorar:
"Dün sere serpe gülümseyen o miskin serseriyi mi; bugün asık suratla çalışan gergin tiryakiyi mi?"
Pazar, insanı hatırlatır insana; işkoliklerin hızını keser.
Oysa gazetede pazartesi çıkacak yazıyı pazardan yazarız biz...
Hayta bir yaz güneşi uyandırmıştır bedenimizi;
Kuşlar "Kalk hadi" diye çığlık çığlığadır, Kuşları, Martıları, karabatakları yazmak isteriz.
Leylak ağaçları mavi benekli dallarını toprağa uzatmış "Gel de kokla" diye çağırır; Radyoda kanun, ut, klarnet eşliğinde billur bir ses "Sarhoşum sarhoş" diye Akdeniz şarkıları mırıldanır.
Sabah Çayı buğuludur, kahvaltı sofrası leziz.
O meyveyi, o besteyi, o lezzeti anlatmak isteriz.
Yaz güneşi, baharınkinden farksız gülümser semada...
"Sen de ömrünün güzünü baharından farksız yaşayabilirsin. Yaz hengâmesinden sonra, 'Sonbahar geliyor' paniğine kapılmadan, nadasa çekilmiş topraklar kadar huzurla kalan güneşli günlerin keyfini çıkarabilirsin" der.
Başı buluta değen heybetli dağlar, bağrında antik kentler saklayan yaşlı tarlalar, "Sen de, gündelik dertlerin de geçicisiniz. Oysa neler gördük biz" diye haykırır.
Bu sesten etkileniriz.
Yaz güneşinden, görmüş geçirmişliğin bilgeliğinden, dünyevi hırsların nafileliğinden söz etmek isteriz.
Lakin uymaz pazar yazısı, pazartesi tasasına...
Pazartesi, her hafta başı kutlanan işkolikler bayramıdır; yola çıkılacak, okul başlayacak, kurul toplanacak, borsa açılacaktır.
Pazar halimiz, azar azar unutulacaktır.
Gemlenecektir içimizdeki hercai çocuk; Pazartesinin maskesi takılacak, kaşlar çatılacaktır.
Gel gör ki her yazar, pazartesi yazısını pazardan yazar.
Ve pazartesi sabahı, pazardan kalma bir yazı, baharı anımsatan bir yaz güneşi gibi kanına girer insanın...
Issız göller üzerinde keyifle uçuşan karabataklardan, "Sarhoşum sarhoş" diye şarkı söyleyen billur sesli kadınlardan, gündelik dertleri küçümseyen dağlardan, topraklardan haber verir.
Sana, dünkü seni hatırlatır.
Ve sorar hınzırca:
"Pazar ki de sendin, bugünkü de sen...
Hangi halini daha çok seviyorsun?"