Ahmet ZORLU

KÜLTÜR..

Ahmet ZORLU

Gazete yazılarımı, takip eden gün ortasında veya akşamında sosyal medyadan paylaşırım. Amacım, Kayseri dışında yaşayanların da yazılara erişimini sağlayabilmek.

Bazı yazılarıma kimi özelden, kimi genelden yorum yapar.

Geçenlerde özelden mesaj gönderen sosyal medyadaki bir ismin mesajı beynime adeta kazındı:

“Yazınızı erinmeden baştan sona kadar okudum” diye başlıyor.

Bu cümle, aslında eğitim ve kültür alanında Türkiye’nin gittikçe geriye gittiğinin bir fotoğrafı.

Zira, o yazıyı paylaşan dostumuz şöyle düşünse;

“Benim bir tanesini okumaya erindiğim bu köşe yazısını yazan kalem bu yazı için ne kadar zaman harcadı, o yazıyı oluşturabilmek için kaç kaynak inceledi..”

Aslında bu gün yaşadıklarımızın temelinde ‘Yazınızı erinmeden baştan sona kadar okudum’ dedirten aymazlık ve umursamazlık yatıyor.

Kütüphaneler, kitap cafeler sinek  avlarken geyikhaneler tıka basa doluysa, bunda yönetenlerin kültürü ikinci plana atmış olmaları acı gerçeği yatmaktadır.

Bu alanda Kayseri’de tam bir kütüphane seferberliği başlatan Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Mustafa Çelik’i tebrik etmeden geçemeyeceğim.

Dilerim, açılan kütüphaneler, ‘Yazınızı erinmeden okudum’ anlayışını ‘Yazınızı bir nefeste okudum’a dönüştürebilir.
Bir Fin atasözü derki:
" Kitaplıklar demokrasinin kaleleridir"
2000 yıl öncesinden Ovidius'da, "Gençlerini kitapla beslemeyen toplumların sonu acıdır." uyarısını yapmış....
Yapılan bir araştırmanın sonucuna göre;
Kitap Türkiye’de ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235 nci sırada yer alıyor.
Japonya’da toplumun yüzde 14’ü, ABD’de yüzde 12’si, İngiltere ve Fransa’da yüzde 21’i düzenli kitap okurken, bizim ülkemizde sadece on binde bir kişi kitap okuyor.
Türkiye’de günde ortalama beş saat televizyon seyredilirken, kitap okumaya yılda sadece altı saat ayrılıyor.
Türkiye’de okunan kitaplar genellikle siyaset, aşk, cinsellik konularını işliyor.
8 milyonluk Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, 75 milyona yakın Türkiye’de bu rakam ortalama 2 bin - 4 bin dolayında.

Çünkü Türkiye’de okuma alışkanlığına sahip kişilerin sayısı 70 bin dolayında.
Japon yılda ortalama 25, İsviçreli 10, Fransız 7 kitap okurken, Türkiye’de bir kişi on yılda bir kitap okuyor.
Birleşmiş Milletler araştırmasına göre kitap için Norveçli 137, Alman 122, Belçikalı ve Avustralyalı 100, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor yılda. Dünya ortalaması da 1,3 dolar. Ülkemizde ise bir kişi kitaba yılda ancak 0,45 dolar yani 45 sent ayırabiliyor.
Türkiye’de dergi okuma oranı yüzde 4, gazete okuma oranı yüzde 22, radyo dinleme oranı yüzde 24, televizyon izleme oranı yüzde 95.
Biz Türklerin kitap okumaya ayırdığı zamanı, Norveçli 300’e, ABD’li 210’a, İngiliz 87’ye, Japon 97’ye katlıyor.
Birleşmiş Milletler’in insani gelişim raporunda ülkeler kitap okuma oranına göre sıraya dizilmiş. Türkiye 86 ncı sırada.
Gelin okuma konusunda bir yaşanmışı paylaşıp 1940"lı yıllarda insanlara okumayı sevdirmek amacıyla başlattığı çalışmalar sonucu bu gün heykeli dikilen Mustafa Güzelgez"ü bir kez daha hatırlayarak bitirelik bu günkü yazıyı;
Yıl 1943.
Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.
Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:
“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.
– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…
23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.
O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.
Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.
O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.
İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare (Ödünç) Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.
Kütüphaneye de bir yazı asar:
“Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”
Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.
Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.
“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.
Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir.
Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.
Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.
Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.
Zenith ve Singer’e mektup yazar:
“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.
Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.
Nevşehir ve Ürgüp, tarih içinde yüzlerce yönetici, bürokrat, devlet adamı yetiştirdi. Ama hiç biri bu gün hatırlanmıyor. Mustafa Amca"nın heykeli ise bu gün bile ölümsüzlüğünün simgesi gibi dimdik ayakta..

Köşe Yazısı

Yazarın Diğer Yazıları