KENDİMİZDEN BAŞLAYALIM..
Ahmet ZORLU
Sabahları ev ile işyeri arasını coğu günler yürüyerek kat ediyorum.
Yani biraz spor yaparken, biraz da tasarruf dönemine kendimce ayak uyduruyorum.
O kadar enteresan insan portreleri ile karşılaşıyorum ki, bazıları saygı uyandıracak kadar örnek, bazıları iğrendirecek kadar maganda.
En çarpıcısı yaya geçitlerinde oluyor bu insan modellerinin.
Mesela Cumhuriyet Meydanı’nda.
Yayalara kırmızı yanıyor, ışıkta bekliyorum, gelenlerin hiç biri ışığa bakmıyor, araç akışı hızlı değilse veya az ise cambazlık gösterisi yaparak geçiveriyorlar karşıya.
Bu insan gruplarının kırmızı ışık takıntısını izlerken içlerinde beni en çok etkileyenler, sırtında çantasıyla okula giden öğrenciler ve çocuğunun elinden tutarak onu da trafik konusunda duyarsızlığa alıştıran anne ve babalar oluyor.
Zira o öğrencilere öğretmenleri hiç mi toplumsal yaşam kuralları konusunda bilgi vermiyor, ya da o anne ve baba kırmızıda geçerken, çocuğunun gelecekteki duyarsız yapısını belirlediğini, büyüdüğünde kendisi gibi olacağını hiç mi hesaplamıyor.
Bazen anne ya da babasının yanında yürüyen şirin bir çocuk gözlerinizin içine bakıyor, ona gülümsemek, onunla selamlaşmak istiyorsun, sonra aklına geliyor son yıllarda ve aylarda yaşananlar, başını çevirmek zorunda kalıyorsun.
Ben sabahları evden çıkarken, asansör önünde, asansörün içinde karşılaştığım insanlara, kadın, erkek, genç çocuk olduklarına bakmadan ‘Günaydın’ derdim eskiden.
İnanır mısınız artık diyemiyorum, çekiniyorum, ihtiyat ediyorum.
İşte sabah yürüyüşlerinde bunları düşünüyor ve kahroluyorum.
Toplumsal yapımızın nasıl bozulduğunu düşünerek kat ediyorum metreleri, kilometreleri.
Kendi kendime, “Neler oluyor bize?” sorusunu sorarak eritiyorum mesafeleri.
Bazen de, tramvaya binerim mesela, Sivas Caddesi boyunca.
Gençleri, kadınları, hatta yaşlıları izlemeye çalışırım.
İstatistik yapsanız, 100 kişinin 80’i cep telefonuyla Chat yapıyor.
Pür dikkat, çevresine aldırmadan.
Biri iki kişi bazen telefonla konuşuyor ama o nasıl bir konuşma, adamın tapu dairesinde yaşadıklarına nail oluyor tüm vagondakiler, ya da kadının günde yediği pastanın ne kadar bayat olduğunu, Hatice hanımın aldığı kilolar yüzünden 2 aylık elbiseye artık sığmadığını öğreniyor tüm yolcular.
Merak bu ya, tarıyorum tüm yolcuları tek tek.
Geçenlerde bir genç kızın elinde kitap gördüm, Hüsnü Mahalli’nin kaleme aldığı. Oturduğu koltukta başını bile kaldırmadan ineceği durağa kadar kitap okudu.
İnanın kutlayasım geldi, ama yanlış anlaşırım diye yapmadım.
Unutmadan, bir de sıcak yaz günlerinde tatil seçeneği olmayan insanların bedava nefeslendikleri parklardan bahsedeyim isterseniz.
Bir dostum, eskiden hafta sonları İnönü Parkı’na inip akşam serinliğinde nefeslendiklerini, ama şimdi parkın Suriyeli işgali altında olduğunu bu yüzden artık gitmediklerini anlatmıştı.
Merak bu ya, Fatih Mahallesi’nden başlayan ve Tuna Caddesi’ne kadar uzanan parkta bir akşam yürüyüşü yapıp yaşananları gözlemledim.
Nargilesini alan gelmiş parka.
Grup-grup, küme-küme.
Gerçekten insan tek başına yürürken ürküyor.
Tek kelime Türkçe konuşan yok.
Gençlerin çeteleştiklerini ve kendilerinden olmayanlara ‘Nefret’ içeren bakışlar attıklarına tanık oldum.
Bu gözlemler, ‘halkın arasına karışmıyor, sırça köşklerden yazıyorsunuz’ eleştirisi yapan bazı okuyucularım için derlediğim gözlemlerim. Yani onların dediği gibi değil, biz gazeteciler her gün halkın arasındayız.
Ve yaya geçitleri, kaldırımlar, toplu taşım araçları ile parklar, kent halkının ortak yaşam alanlarıdır.
Toplumsal düzelme, bu alanların bilinçli kullanılması ile, toplumsal bozulma ise bu alanların istismar edilmesi ile başlar.
Unutmayın, karşıdan karşıya geçerken 10 kişinin 8 tanesi yeşilin yanmasını beklese, kalan 2 kişide 8 kişiye ayak uydurmak zorunda hisseder kendi.
Gelin, kendimizden başlayarak bozulan bazı değerlerimizi onarmaya, ayarlamaya hep birlikte başlayalım, ne dersiniz.