İNSAN YAPISI . . .
Ahmet ZORLU
İngiliz düşünürü T. Hobbes :İnsan insanın kurdudur’ der.
Bu tespit doğru olsa bile madalyonun sadece birinci yüzüdür. Madalyonun ikinci yüzünü de doğru okumak gerekir. Başkasının kurdu olabilen insan, niçin aynı zamanda kendisinin de kurdu olmasın?..
Makul bir tarzda düşünce üretip bunları yazma hakkını kullanma yerine, diğer insanlara saldıran, bir başkasının yanlış düşüncelerini dostça eleştirme yerine, o insanın kişiliğine saldıran; toplumun birliğini savunup koruma yerine bunu bozmaya çalışan, kendinden başka herkesi yanlış gören bir insanın ruhen rahat olması, barış içinde olması, barışı yaşaması mümkün müdür? Bu tür hırçın bir kişilik her şeyden önce kendi kendisini tüketmez mi? Sizce de Keskin sirke küpüne zarar verir. atasözü bu duruma denk düşmez mi?..
Bu tür hırçın insanların dünyasında hoşgörü ve dostluğun yeri yoktur. Bunların gözleri gerçeğe kapalıdır.
Makul düşünmeyi beceremezler.
Bu kişilik aynı havayı teneffüs ettiği, yakınlarını ve kapı komşusu insanları bile bir çırpıda harcamaktan çekinmez. Bunlar bırakalım yaşayanları, savunmasız olan ölülere bile saldırmaktan çekinmezler.
Garip olan taraf ise bu insanların herkesten çok demokrat ve en iyi toplumcu geçinmesidir! Ne yazık ki bu tür insanlar bu kültürleri de kirletirler. Çünkü bu iki dünya görüşünü besleyen hümanizm (insancıllık) ile en ufak bir bağları ve bu iki kültürün değerler skalasından haberleri bile olmamıştır. Bir insanın kendisine duyduğu saygı nedeniyle, başka insanlara saygılı olması gerektiğini hiç düşünmezler bile. Çünkü bu konuda köklü bir eğitimleri olmadığı gibi yaşamın verdiği doğal bir kültürleri de yoktur. Bu nedenle dünyalarında saygı, sevgi ve dostluğun yeri yoktur. Hep başkasının eksiğini ararlar, çünkü hayatları başkalarına saldırmak üzerine kurgulanmıştır.
Toplumculuk insanı evrenin odağına oturtur.
İnsanı tanrının bir yansıması olarak görür ve yüceltir.
Demokrat öğreti de insanı, yarattığı değerler nedeniyle yüceltir.
Her iki anlayışta özünde insan merkezlidir. Bu tür insanların hayatında bu dünya görüşlerinin ne teorik ne de pratik olarak bir yeri ve anlamı yoktur. Çünkü insan merkezli düşünme, insanı kazanma gibi bir dertleri yoktur. Bunların derdi kırıp dökmek, her iyi şeyi baltalamaya çalışmaktır. İnsanların tanışması, bir araya gelmesi, kaynaşması ve düşünce üretmesi bu tür insanları mutlu etmez.
Bu insanlar, bu dünya görüşlerini öğrenip yaşamak, bu değerlere ulaşmayı amaç edinmek yerine, bunları araç haline getirmenin hesabını yaparlar. Bu nedenle hayatlarında insana dair bu tür değerlerin yeri yoktur. Bu evrensel kültürlenmeden yoksun kaldıkları için yerel olumsuzlukları ve çekişmeleri hep ön plana çıkarıp canlı tutmaya çalışırlar. Bunlar üzerinden hayat bulmaya, kendilerini var etmeye çalışırlar. Bunlar için bu olumsuz yaşanmışlıklar ve çelişkiler vaz geçilmezdir.
Bu tür insanların doğa, toplum ve insana dair bir perspektifleri hiçbir zaman olmamıştır. Bu nedenle kısır dünyalarında yer bulan yalan yanlış bilgileri abarttıkça abartırlar. Bunun bir nedeni hırçın ve kavgalı kişilikleri olsa da asıl önemli neden bilgisiz olmalarıdır. Anlayışları kıt olduğu için duydukları ya da gördükleri yalan yanlış bilgilerle geçmişte yaşamaya severler!..
Bu tür kişilikler dünyayı dolaşsa da, en gelişmiş metropollerde yaşasa da, bu uygarlık alanlarında evrensel değerlere katılma beceri ve cesaretleri yoktur.
Bu uygarlık merkezlerinde bilimin, felsefenin ve sanatın evrensel değerlerini öğrenmeye, paylaşmaya ne güçleri ne de yetenekleri vardır.
Onlar hep Çağşaklıdır.
Hep Çağşaklı kalmayı severler!..
Çünkü bu insanlar yereldir.
Dünyanın neresinde olursa olsun onların dünyasında, sadece köyünde gördüğü ya da duyduğu yalan yanlış çekişmeler vardır.
Köyünün sosyolojik yapısını da bilmez. Bu bağlamda köyde yaşanan üstün değerleri bile bu ufak tefek çekişmelere feda eder. Hep yerel çekişmeleri sever. Bu nedenlerle bu tip insanların yerel olanı evrenselle senteze ulaştırma gibi bir dertleri ve yetenekleri de yoktur.
Bunun için dostluğu ve hoşgörüyü bilmez ya da sevmezler.
Köyünde yaşanmış değerlerden bihaberdirler.
İnsanlarla dostça ve kardeşçe yaşamaktan bunalırlar. Çünkü hayatları köyde yaşanmış geçmiş çekişmeler ve doğmalar üzerine kurgulanmıştır. Hep bu çekişmeleri gündemleştirerek, yaşam bulurlar.
Geçmişteki olumsuzluk üzerinden pirim yapmanın çirkinliğini bile göremezler.
Dostluğun değerini, barış içinde yaşamanın önemini bilmezler. Gençlere örnek olmak akıllarına bile gelmez. Bilinmeze bürünerek sürekli kin ve düşmanlık yayarlar.
İngiliz düşünürü F. Bacon’a göre İnsan aklının düşmanı doğmalardır.
Bu ön yargılar insanın algılama yeteneğini karartır. Onu, doğayı, toplumu ve insanı kavrayıp, anlamaktan alıkoyar. Doğmalara esir olan insan şüphe etme, eleştirme, akıl yürütme ve düşünce üretme yeteneğini kaybeder.
Üstelik bu doğmalar yerel bir kültürün tortularıysa insanı insan olmaktan bile çıkarır!...