HEZEYAN ÖTESİ..
Ahmet ZORLU
Hani şu Memleket büyüklerinin çeşitli vesileler uydurup ziyaret ederek, dizinin dibinde hatıra fotoğrafları çektirdiği Nuri Pakdil, bir gazetede yayınlanan ropörtajında, “Allah demenin yasak olduğu bir dönemde büyüdüm” buyurmuşlar.
Kendi ifadelerinden anladığım kadarıyla 1934 doğumluymuş..
İngilizin, Fransızın, İtalyanın, Yunanın Türk topraklarını sömürgeleştirme hayallerinin sona erdirildiği, İngiliz tutması Saray Yönetiminin İngiliz teknesine binerek bu aziz vatan topraklarını terk etmesi ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu güzel vatanın küllerinden genç bir cumhuriyet yaratmak için gecesini gündüzüne katarak Osmanlı’nın borçlarını ödemeye çalıştığı, harap, bitap bir millete yaşama ve yeniden diriliş ruhu aşılama çabasına düştüğü yıllarda dünyaya gelmiş hazret!
O dönemleri yaşamadım bilmiyorum, ama yaptığım araştırmalarda hiçbir müslümanın ibadetini gizlemediği, ancak devlet işlerinin din işlerinden ayrıldığı günlerdi o günler.
Allah demek bu topraklar üzerinde hiçbir zaman yasak değildi, ama ‘Şeriat isterük, Padişahım çok yaşa’ gibi kölelik çağrıştıran, devlet yönetimine dinsel motifleri dayatan şeyhlerin, takkelerin, zaviyelerin yasaklandığı, kültürel atılımın, ekonomik atılımın, üretimin yeni yeni keşfedildiği günlerdi o günler.
Elbette zorluklar vardı.
Elbette bu genç Cumhuriyet emekleme dönemindeydi.
Yıllarca ‘Mağrurlanma Padişahım, senden büyük Allah vardır’ diye feryat ederek Padişahı, Yaradanın hemen arkasında ikinci sırada gören bir tebalık anlayışı yıkılmış, yerine kadını ve erkeğinin omuz omuza çalışarak bu ülkeyi çağdaş düzeye ulaştırmanın mümkün olabileceği gerçeği kabul ettirilmeye çalışıyordu Türk Milletine Atatürk ve arkadaşları..
Tunceli’den, Yozgat’tan, Doğunun bir çok vilayetinden geliyordu başkaldırı haberleri.
Zira, şeyhlik, dervişlik, müritlik, softalık sistemi ile kurulan saadet zincirini Gazi Mustafa Kemal Atatürk paramparça etmiş, beyinlere vurulan kelepçeler çözülerek atılmıştı.
Fikri hür, İrfanı hür, Vicdanı hür bir nesil yetiştirmek kolay değildi ipotekli beyinlerin Sultanlığı, tebalığı kader olarak benimsediği bir toprak üzerinde.
Oysa Nuri Pakdil’in ‘Allah demeyi yasakladılar’ diye itham ettiği Gazi ve silah arkadaşları bir Cuma Namazı sonrası açmışlardı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni..
Hem de dualarla..
O Atatürk ki, millet dinini Kur-an’dan doğru öğrenebilsin diye, Elmalı’lı Hamdi’ye Kur-an Tefsiri sipariş etmişti..
Dolayısıyla, Cuhuriyetin ilk yılları da bu gün olduğu gibi, özgür ibadetin yapılabildiği, ama Allah ile kul arasındaki aracıların, yani şeyhlerin, derviş görünümlü dolandırıcıların milletin kanını sömürmesine izin verilmediği bir dönemdi.
Böyle bir söylem, Allah’a inanan bütün Müslüman alemine olduğu gibi, Cumhuriyet’e, Demokrasiye ve bu toprakların yeniden ülke olmasını sağlayan bütün cephelerde imanla savaşmış bu milletin şehitlerine, gazilerine de hakarettir.
Zira, o şehitler ki, o gaziler ki, düşmanın üzerine süngüyle taarruz ederken dillerinde tek bir kelime vardı;
ALLAH, ALLAH..
Nuri Pakdil röportajının içerisinde bir bölüm var ki, aslında o bölüm daha vahimdir.
Aynen şöyle diyor:
“İlk ideolojik öğretmenim annemdir. Bu bağlamda, bir anımı paylaşayım: Birgün okul dönüşünde anneme, bize okulda büyük adamlar olarak öğretilen bazı adları saymaya başladım. O adlardan birini söyler söylemez, annem şiddetle azarladı beni. ‘Bir daha o adı ağzına almayacaksın’ dedi. Çok şükür o son söyleyişim oldu.”
Sizce kim olabilir o isim?
Ben söyleyeyim, bu milletin gönlünde yaptıkları ile anıtlaşan, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Bu söylemin, fesli meczubun “Keşke Yunan galip gelseydi” sözünden hiçbir farkı yoktur.
Her dönemde, böylesi hezeyanlarda bulunan insanların çıkması de demokratik süreçlerde belki de doğaldır, normaldir.
Hiçbir fikir, şiddet önermediği, ülke bütünlüğünü birilerinin emrine sunmadığı sürece özgürce dile getirilebilmelidir.
Beni asıl kahreden nedir bu röportajı okurken, biliyor musunuz?
Böylesi adamların kürsüdeki konuşmalarını ayakta dinleyen memleket büyükleri ve gidip bu gibi insanların önünde diz çöküp bunlardan ilham! Alan ordu komutanlarımız ve istihbarat sorumlularımızın görevde olması ve ülke yönetiminde böylesi adamların hala söz sahibi olmasıdır.