Ahmet ZORLU

GÖRKEM HASTALIĞI..

Ahmet ZORLU

Son zamanların modası her şeyde büyük, daha büyük ve en büyüğü, en görkemlisini  aramak.

Bize bir zamanlar “küçüğü” olmaya can attığımız ve zaman zaman da “olduk” sanarak pek ziyade sevindiğimiz Amerika’dan ithal olsa gerek bu hastalık.

Biz böyle değildik.

İnsan ölçekliydi her yaptığımız; insanı ezen değil insanla bütünleşen ve insanı ortaya çıkaran ölçülerdeydi yapıtlarımız.

Kendi kültürümüzden koptukça, kendi ölçülerimizi de kaybettik. Ve her şeyimizi irinin ve kocamanın heybetine kurban vermeye başladık.

En büyük bina tutkumuz şimdilerde camilerimize sıçramaya başladı. Yakın zamana kadar en büyük yarış konumuz olan yüksek minareyle yetinmiyoruz artık.

Mimar Sinan’dan daha büyük cami yapmak gibi hem akıl almaz hem akla ziyan bir gayretkeşliğe soyunuyoruz.

Örnek, Camlıca Camii’ne inşa edilen ve dünyanın en yüksek Alemi geçen gün takılan Camii Şerifte olduğu gibi.

Ya da Kayseri’de, namaz sırasında kopup düşerek 12 kişinin yaralanmasına neden olan oev cami avizesi gibi..

Büyükşehir, Kocasinan ve Melikgazi belediye binalarına hiç uğradınız mı son zamanlarda..

Şükrü Karatepe’nin ‘Belediye Sarayı’ yazısını indirerek ‘Belediyeler hizmet kurumlarıdır’ dediği günler çok gerilerde kaldı. Şimdi belediyelerimizin, bazı kamu kurumu binalarının içi de dışı da saray maşallah.

Bu devirde Mimar Sinan’ın yaptıklarından daha büyük cami, daha büyük medrese, daha büyük köprü, daha büyük hastane yapmak marifet değil. Marifet onun eserlerinden daha uyumlu, daha zarif, daha işlevsel ve çağından ileri eserler ortaya koyabilmektir.

Onun kendi çağının teknolojisinin çok önüne çıkan mühendislik bilgisine yetişmek, ama ondan da önemlisi onda ve onun çıraklarındaki eserin çevreyle ve kendisiyle uyumunu yakalayabilmek.

Kısacası altın oranı ortaya koyabilmek!

Zor olan budur ve bugünün sanatçısını yükseltecek  olan da işte bu zor olandır. 

Geçenlerde bir mühendis dostumla konuşurken “Niye hep iriden, kocamandan yanayız” diye sordum. “Küçük olanı inşa etmeyi, küçükteki estetiği yakalamayı beceremediğimiz için büyük olanı tercih ediyoruz. Estetikteki kusurlarımızı büyüklüğün heybetinde gizliyoruz” dedi.

Prof. Dr. İlber Ortaylı toplum olarak “ölçüyü kaybettiğimiz”i söyler. Ölçünün kaybolması sadece mimaride söz konusu değil, hemen her alanda geçerli bir hal. Duruşumuzdan bakışımıza, susuşumuzdan konuşmamıza kadar taban tabana zıt olan hallerimizde bile aşırı bir ölçüsüzlük var. Kendi değer ölçülerimizin insan ölçekli mütevazı ama sağlam sınırlarına çekilmedikçe; kendi geleceğimizi sağlam temellere oturtmamız söz konusu olamaz.

Denge ve uyum; büyüklükten daha önemli ve daha gereklidir.

BAYATLAMIŞ SENARYOLAR ..

Ergenekon ve Balyoz’un bütün harareti ile insanları içeri tıktığı günlerdi.

Kayseri’deki uydu ve karasal yayın yapan tv kanallarının temsilcileri ortak yayın yapıyoruz.

Program konuğu Mehmet Özhaseki..

Öyle çarpıcı bilgiler veriyor ki, güya Kayseri’de tanınmış bir işadamı, kendisine suikast düzenlenmesi için tetikçiyle görüşmüş, hatta ona para vermiş, bilgi kendisine gelince bu işadamı ile görüşmüş falan filan..

Verdiği bilgiler üzerine, yayında ben kendisine “Verdiğiniz bilgilere bakılırsa, bu günlerde Kayseri’de mini bir Ergenekon Operasyonu bekleyebilir miyiz?” diye sordum.

Ama ne hikmetse, bu operasyon gerçekleşmedi.

Dünün yerel gazetelerine bakıyorum, Sayın Özhaseki bu kez de  PKK’nın hedefinde!

Suçu, doğu kentlerini ayağa kaldırmak.

Dünyanın en nankör insanı bile, kendine ve kentine hizmet edene karşı böyle bir hıyanet içinde olmaz.

Kaldı ki, bu bölgelerde yaşayan insanların kahır ekseriyetinin vatanına, bayrağına, dinine; Kur-an’ına bağlı insanlar olduğunu hepimiz biliyoruz.

Yani diyeceğim, dün başkaları, bu gün başkalarının namlusunun ucunda olduğunu iddia etmek, biraz modası geçmiş bir söylem.

Zira, o programı yaptığımız günlerde hedefte, vatanına milletine bağlı asker, gazeteci, siyasetçi ve polisler vardı. Bu gün ise hedefte onları hedefe koyanlar var.

Sayın Özhaseki’nin de bu anlamda kimin hedefinde olduğuna karar vermesi gerekir.

Yazarın Diğer Yazıları