BAŞARI VE İŞBİRLİĞİ..
Ahmet ZORLU
Eğer ülkede veya şehirlerde, atılım, başarı, hizmet, ortak çalışma istiyorsanız, ülkedeki ve kentteki kurumlararası barış ve işbirliğini ölçeceksiniz.
İşbirliği ve ortak çalışma azmi ileri düzeydeyse başarı kaçınılmazdır.
İşbirliği sürecinde dikkat edilmesi gereken olmazsa olmazların başında ise çok seslilik gelmelidir.
Yani iradenin tepesinde oturanın emirlerini harfiyyen yerine getirmek başarı getirmez, yeri geldiğimde ‘Ama’ diyecek insanlara ihtiyaç vardır..
Önce, işbirliği noktasının verimli olunması, işbirliği yapan kurumların önde gelenleri tarafından tartışılarak, o işbirliğinin en başarılı sonuçları hesaplanmalı, ortak akıl sağlandıktan sonra harekete geçilmelidir.
Bunları neden yazıyorum.
Türkiye’de devlet mekanizması tıkanmıştır.
Bütün düzenlemeler, bütün veriler, bütün yapılanmalar Saray’dan güzel gözükecek şekilde dizayn edilmekte, yaşanan yaşandığı gibi Saray’a aksettirilmemektedir.
Enflasyon hesaplamasından, işsizlik verilerinin değerlendirilmesine, bütçenin kullanımından, çeşitli uluslar arası sosyal istatistiklerin belirlenmesine kadar, milletin memnuniyeti değil, tek kişinin memnuniyeti hesaplanarak hareket edilmektedir.
Kurumların başına oturtulan bürokratlar bile imza atarken elleri titremekte, ‘Başıma bir şey gelmesin’ hassasiyetini ön planda tutmaktadırlar.
Sayın Cumhurbaşkanı daha iki gün önce Türkiye’nin sınıf atladığını, zengin ülkeler kategorisine yerleştiğini müjdeliyordu.
İşte bu Yiğit Bulut’un, Yiğit Bulutların Sayın Cumhurbaşkanına dikte ettikleri Türkiye’dir.
Gerçek Türkiye’de ise durum vahim ötesi bir noktaya gelmiştir.
Okumuş genç nüfusunun yüzde 30’u iş arıyorsa, öyle bir ülkenin Zengin Ülke olarak tasnif edilmesi mümkün değildir.
Efendim enflasyon yerinde sayıyor, borsamız rekor üstüne rekor kırıyor.
Doğru, siz hiç mezarlık enflasyonunu hesapladınız mı, ben söyleyeyim yüzde sıfırdır.
Bizim ticaretteki görüntümüz de mezarlıktaki sessizliği yakaladı, yaşadığımız bu süreçte.
Zira bankaların plastik kartları ile millete verdikleri kredi limitlerini son noktasına kadar kullandık.
Otomobil firmalarının cazip ödeme koşulları ile altımıza verdiği otobillerle sürdürdüğümüz keyif bitti, bankalar otomobillerini geri aldı, çünkü borcunu ödeyemedik.
Kredi ile aldığımız evi, taksitleri aksattığımız için bankalar satışa koydu.
Kırsal kesimdeki çiftçi, girdi maliyetlerinin yüksekliği yüzünden tarlasını ekemez duruma geldi.
Hayvancılık sektörünü de sermayeye teslim ettik.
Büyük holdingler balkan ülkelerinden canlı hayvan topluyor ve hayvan ithalatında Avrupa birincisi, Dünya ikincisi olduk.
Kentlerin varoşlarında, belediyenin sağladığı ücretsiz ekmek, aşevlerinin verdiği yemeğe güvenerek yatağını, yorganını sarıp kentlerin varoşlarına göz edenlerin oranı her geçen gün artıyor.
Üretimin artırılmasına, dolayısıyla istihdamın gelişmesine yönelik hiçbir çalışma yok.
Devlet Piyanosunun hangi tuşuna basarsanız basın aynı nota çıkıyor.
Demokratik rejimin olmazsa olmazı, demokratik kitle örgütlerinde ‘Kral çıplak’ diye bağıracak hiç kimseyi bırakmadık içeri tıktık.
Haddini bilmezin biri çıkıyor, insanları en yakın bayrak direklerine asacaklarını ilan ederek, olası bir muhalif çıkışa gözdağı veriyor..
Yerel unsurlar, hayal bile edemeyecekleri, koltuklarının altlarından gitmemesi için her talebe ‘Tamam Efendim’ demekte beis görmüyor.
Ama çıkıp, “Sen ne diyorsun, sen kimsin, haddini bil’ diyecek yürekli bir hukuk adamı yok ortada.
Kültür lüks, sanat ihanet, sanatçı hain..
Yerelden merkeze uzanan ayak oyunlarının önü alınamıyor.
Herkesin elinde bir ‘Fetöcü’ etiketi, yapıştıracak alın peşinde koşuyor.
Aç kaşmışız, dışlanmışız, topraklarımız üzerinde hesap yapılıyor, medeni dünyadan koparılmışız, hiç kimsenin umurumda değil.
Kısacası freni patlak bir kamyonun içinde meçhule doğru sürükleniyoruz.
Vahim olan nedir biliyor musunuz?
Ülkenin uçuruma gidişini alkışlarla destekleyen kitlenin büyük bölümün gideceği başka bir ülkesi var, o ülkelerde evlerini satın aldılar, paralarını o ülkelerin bankalarına taşıdılar, ama bizim gidecek hiçbir yerimiz yok.