SÖZ UÇAR YAZI KALIRIN SINIRI
Nurkal Kumsuz
İnsanı insan yapan dildir. Onu diğer canlılardan ayıran ve bariz bir biçimde üstün kılan da. İnsan; biçimlenen bir hayatta beslendiği bütün ana kaynaklara dille ulaşır. Kişi başlangıçta toplum için var olan, kendisinin de zaman içinde aşama aşama kazanması gereken bir dil mirasına sahiptir. Herkes konuşma diliyle belli bir birikime sahip olduktan sonra yazı diliyle gelişme kaydeder. Hayatı boyunca da konuşma ve yazı, varlığının özü olarak değerini korur.
Kişinin ve toplumun varlığında söz ile yazının farklı önemi varken, iki besleyici değer birbirinin alternatifi olarak ele alınmaktadır. Okumaktan çok konuşmayı seven toplumumuzda konuşma kültürü, kişi ve toplum hayatını yazılı hale getirme çabasında olan ise yazıyı öne çıkararak dilin bütünlüğünü zedelemektedir. Bu yanlışlığın en büyük halkasını, “Söz uçar yazı kalır” düsturu oluşturmaktadır.
“Söz uçar yazı kalır” ile sözün değersiz, yazınınsa kalıcı ve değerli olduğu vurgusu yaygın bir anlayış haline getirilmiştir. Konuşmanın ve yazmanın ana kaynağı dil olmakla beraber genel ve özel olarak farklılıklar gösterir. Konuşma dili ayrı yazma dili ayrıdır. Mesele; söz söylenir ve zamanla da unutulur ile yazı yazılır ve belirli kaynaklarla korunabilirden ibaret değildir. Hayatı şekillendiren söz ile ebedi hâkimiyeti olan yazının kendi mecrasında değerlendirilmesi şarttır.
Yeni doğan bir çocuk, önce konuşmayı öğrenir. Belirli bir yaşta ise okuma yazma becerisine kavuşur. Toplumsal varlık olan insanın, her şeyi birlikte yaşadığı insanlarla paylaşması gerekir. Toplum, ortak bir konuşma biçimi geliştirir ve ortak bir kültür oluşturur. Belirli bir tarihten başlatılamayan sözlü kültür ve edebiyat, dildin dile geçerek yaşamaya devam eder.
Sözlü kültürden beslenerek gelişen toplumlar, yazının bulunmasıyla büyük bir imkâna kavuşmuştur. Yazının toplum hayatında güç kazanmasıyla bilim, sanat, din, ekonomi, edebiyat vd. alanlarda hayalin sınırlarını zorlayan aşamalar kaydedildi. Sözlü kültür dönemi sonrasında ortaya çıkan yazı ve yazılı kültürün zaman ve mekân sınırı tanımadan yayılışı; sözün yerine yazıyı öne çıkarmıştır.
Söz yerini yazıya bırakırken insan gerçeğini farklı ve etkili anlatma, insan ve toplumu daha ileriye götürme sanatı hız kazandı. İnsanı kuşatan geniş ve derin anlam boyutu, gelişim süreci ile birlikte kişinin toplumdaki ya da hayattaki yerinin de göstergesi olarak görülmüştür. Dolayısıyla dilin sözlü ve yazılı tarafı gelişme aşamalarının göstergesi olarak “Söz uçar yazı kalır” karşılaştırılmasıyla elekten geçirilmiştir. Bu anlayışla daha iyi, daha güzel, daha kalıcı bir kültür ve medeniyet düzeninin sürdürülmesi amaçlanmıştır. Ancak bu söz; günümüzde yazının önemine dikkat çekmek için temel anlamının dışında kullanılarak, yanlış alanda kullanılır olmuştur.
“Söz uçar yazı kalır”ın sınırı, gerekli ve kalıcı olanın yazıya geçirilmesi olmalıyken; her şeyin yazılı hale getirilmesi anlayışıyla sabitlenmiştir. Halkın kültür, sanat ve edebiyat konularına ilgi göstermesini hızlandırması için bir araç olarak düşünülürken günlük hayatta büyük sıkıntılara sebep olmuştur.
Yanlış yön alışta, kültürel kimliğin kazanılmasında etkili bir unsur olan sözlü iletişim zedelenmiştir. Sosyalleşme gerçekleşmeyince sağlıklı iletişim kurulamamış ve problemler çoğalmıştır. Sözün canlılığı, sıcaklığı; kelimelerin işlekliği hayat bulamayınca toplumda çözülmeler başlamıştır. Anlayış değişikliğinin yol alışındaki bu yanlışlığın net yansımalarından biri de sosyal medyada görülmektedir. Söz varlığından beslenmeden yazıyı tercih eden sosyal medya kullanıcıları, her şeyi dilediği gibi yazma cüretiyle kirli bir ortam oluşturmuşlardır.
Yaşanmışlığın buhar olmaması için, hayata tanıklık etmek için yazının kalıcılığına sığınılmalı fakat her yaşananın, görülenin, duyulanın da yazıya dökülmemesi gerekir.
Düşüncenin sözle başladığı unutulmamalı.
Söz uçarsa yazı da kalmaz.