Nurkal Kumsuz

MISRALARLA EMEKLİLİK DUYGUSU

Nurkal Kumsuz

Belirli bir süre çalıştıktan sonra görevinden ayrılmak zorunda kalınca gelen emeklilik duygusu, dile getirilmesi çok zor bir hüzün esintisidir. Durmadan bir şeylerle uğraşan kimsenin meslekteki aşamasını tamamladıktan sonra dinlenmesi için hayatın bir kıyısına çekilmesinde neşeden çok hüzün var. Çünkü insan beklenen sona hep hazırlıksız yakalanmış gibi her şeyi tüketen karmaşık duygularla içini acıtan bir yalnızlığa teslim olur. Nice birikimiyle kenarda durmak ona göre değildir. Bu yüzden  de emeklinin hayatında başlayan yeni dönemde dramatik bir yan vardır. Her an farklı bir duygunun rengini alan ve kendi varlığını ütopik bir konuma dönüştüren emeklilik hâli... Akıllarda rahatsız edici biçimde yankılanan bir boşluk duygusu doğurur.

            Emeklilik duygusunu farklı mesleklerde yaşayan şairlerimiz de o zor anları veya yılları kendilerine has duyarlılıkla önlerinde akıp duran hayatın içindeki yeni kalıplara uygun olarak anlatırlar. Bu bakış açısı genellikle sosyal sebeplere bağlı olarak kapalı temeller ve ruhî bir yalnızlık üzerine kurulmuştur. Mısralarda yankılanan duygu yoğunluğu da bu noktada başlar.

            Zeki Ömer Defne, uzun yıllar görev yaptığı ve yürekten bağlı olduğu okuldan, öğrencilerinden ayrılmanın burukluğunu “zil” sesinin çağrışımıyla samimi bir şekilde şöyle ifâde eder:

            “Zil çalacak... Sizler derslere gireceksiniz bir bir.

            Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,

            Duyacağım evlerden, kırlardan, denizlerden;

            Tâ içimden birisi gidecek uça ese...

            Ama ben, ben artık gidemeyeceğim.

 

            Zil çalacak... Siz geminize, treninize gireceksiniz bir bir.

            Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,

            Duyacağım iskelelerden, istasyonlardan bütün;

            Tâ içimden birisi koşacak ardınızdan...

            Ama ben, ben artık gelemeyeceğim.

 

            Sonra bir gün bir zil çalacak yine,

            Hiç kimseler, kimsecikler duymayacak...

            Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz...

            Tâ içimden birisi kalacak oralarda...

            Ben gideceğim.”

            Şair, “Hayal Hoca” şiirinde de kendisini sınıfta ders verirken hayaller ve bütün öğrencileri yanındaymış gibi hissederek umutlanır. Bu umutla ölünceye kadar öğretmenlik mesleğinin sevgisi ve gururu ile yapabileceği çok şeyin olduğu inancındadır:

            “Sürdüreceğim derslerimi artık işte böylece

            Bir tatilsiz okulda, demeden yaz kış, gece gündüz

            Hoca da ben, öğrenci de, şu elimdeki son kitap

            Ve takvimimde yazılı aylar, günler bitesiye.”

            Ârif Nihat Asya da her zaman zor şartlar altında bulunan emekliyi başka bir alandaki çalışması içinde ince bir nükteyle değerlendirir:

            “Çoktan beri esnaflık eden bir dosta,

            Baktık ki, ‘muallim’ diye gelmiş posta,

            Hayretle dedik: ‘Demek muallimsin sen!’

            Hiddetle cevap verdi: ‘evet (paydos)ta!”

            Mehmet Çınarlı, sınırların kesin çizgilerle çizildiği “Yaş Sınırı”nın kendisini kısıtladığı görüşünde olsa da görev aşkını yüreğinde taşıyacağı için huzurludur. Emekliye ayrılırken Anayasa Mahkemesi’nde düzenlenen törendeki veda konuşması da şairce olur:

            “Bir sınır geçmedeyim şimdi, dönüp gelmesi yok.

            Bir izin başlıyor artık, sonu yok, ertesi yok.

 

            Hepsi bitmiş: Ne görev var, ne makam sahibiyim,

            Ömrümün geçtiği yerlerde misafir gibiyim!

 

            Bir yığın dosya, karar... Taş gibi üç beş kelime

            Belki birkaç sene şahitlik eder geçtiğime.

 

            Sonra her şey değişir; kimse bilip söyleyemez.

            Bu tören böylece tekrar edilirken kaç kez

 

            Duracak bende, resimlerdeki haliyle, zaman;

            Kalacak aynı bu günler, bu şahıslar, bu mekân.

 

            Görevim bitse de, dostlar, o yemin aynı yemin.

            Kalacak zevki sadakatle tamam eylemenin.”

            İbrahim Minnetoğlu ise hayat kargaşası içinde bağların koptuğuna dikkati çekerek, emeklilerin umursanmamasına sitem eder:

            “Bu gün, yarın derken

            Bir ömür geçti gitti

            Dün gibi erken.

 

            Bizim yaşımızdakilerden

            Her gün birkaçı giderken

            Neşelenmek mümkün mü?

 

            Evde otururken,

            Parkta gezerken?

 

            Kendimiz kıymetliyiz, kendimize

            Kimsenin aldırış ettiği yok bize.

 

            Bir yaprağız ağaçta,

            Düşer çürürüz toprakta.

 

            Kim hesap soracak ki:

            Düşüren ağaca,

            Çürüten toprağa?..

 

            Bu gün, yarın derken,

            Bir ömür geçti gitti

            Dün gibi erken...”

            Hayat filminin birden bire koparak emeklinin yüreğinde bir yaranın açılmaması için toplumda herkese özel görevler düşmektedir. Çalışan herkesin yaşayacağı o duygunun aynı kalıplardan geçmemesi için biraz duyarlı olmak ve emeklilere sahip çıkmak gerekir. Aksi takdirde emeklileri duygusuz yıllara mahkûm etmiş oluruz.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları