EN BÜYÜK SORUNUMUZ; GÜVENMEK

13:13:58 | 2016-10-30
 Doç. Dr. Gökalp ÖNER
Doç. Dr. Gökalp ÖNER      onerg@yahoo.com

Hep tartışılmıştır çok gezen mi çok okuyan mı bilir diye. Aslında gerçek olan hangisine zaman ayırabiliyorsun ve ayırdığın zamanı nasıl değerlendiriyorsun.
Bizim gibi hayatı çalışmak üzerine kurulu insanlar biraz kafasını dağıtmak ve yorgunluğunu atmak için gezerler.
Kısa hayatımızda yeni kişilerle tanışmanın, yeni fikirler elde etmenin, düşünmenin, hatırlamanın, öğrenmenin en hızlı yolu ise okumaktır.
Tam da okumak yerine kulaktan dolmalarla öğrenilenlerin ne kadar yanlış olabileceğinin ve hayatımıza ne kadar zarar verebileceğinin bize açık şekilde gösterildiği bu günlerde Kayseri Kitap fuarının açılması ilimiz için çok faydalı oldu. Ben de bu fuara kayıtsız kalamadım ve her fikirden her akımdan her ilimden her yayınevinden kitap almaya çalıştım. İlmin en önemli olmazı şüpheciliktir.

Peki, her şeye şüphe ile bakarsak güveni nereye koyacağız? Kimlere güveneceğiz? İşte bu noktada Kayseri Kitap fuarında bulduğum ve okumaya başladığım Sadi Şirazinin Bostan ve Gülistan isimli kitabı biraz daha kafamı karıştırdı. Aslında kafa karışıklığı çok da kötü değildir karışıklıkları çözdüğün vakit ortaya senin doğruların çıkar. Neyse Sadi Şirazi ne diyordu güven ile ilgili “Kimsenin senin yanında görünmesine güvenme; karşına geçmesi için bir adım, düşman olması için bir lafın yeter!”

Özellikle bizim gibi duyguları ile hareket eden toplumlar için çok doğru bir söz, o zaman güvenmek için karşına geçeceklerin sana karşı adım atmaması veya herhangi bir söz söylememesi için güçlü olmak gerekir. Güç ise birlikten geçer peki birliktelik için şart nedir yanındakilere güvenmek. Bence ülkemizin en büyük sorunu güvenmek. Güvenmek için ortak bir ülkü olması gerekmektedir.

Hepimizin o ülküye sıkıca sarılacağı hayatını o doğrultu da yaşayacağı hatta feda edebileceği ama ne yazık ki genlerimizde olan ortak ülkü elde edinememek, birbirimiz anlamamak, anlamaya çalışmamak, tartışamamak, tartışma sonunda hiçbir kazanım sağlayamamak, kazanıp sağlamak şöyle dursun düşman olmak kalp kırmak en önemli özelliğimiz olmuş. Tarihimize bakarsak yalnızlığımızın en önemli nedeni güvenecek kimsemizin olmaması ve kime güvendiysek aldıklarımızı masada bırakması. Gerçi Habil kardeşi Kabile, İsa Havarisi Yahudaya, Sezar en yakın arkadaşı Brütüse, Şehzade Mustafa babası Kanuniye, Sadrazam Kara Mustafa Paşa Viyana kuşatmasında Kırım Hanı Mahmut Giraya güvenmiş ve sonları sükûtu hayal olmuş.

Kara Mustafa Paşa deyince burada araya girip ülkemizin 1683’ten beri sadece Kurtuluş Savaşında unutabildiği Viyana Sendromundan bahsedelim. Teknolojide, ekonomide, sanayide, ticarette geri kalmamızın tek nedeninin Viyana’nın alınamaması ve bizlerin bu travmayı 500 yıldır atlatamamış olmamızı sanırım benim gibi her Türkün aklının bir köşesinde vardır. Halbuki 70 yıllık, sekizde birimiz toprağa sahip, 50 kusur milyon nüfuslu çoğunluğu Budist olan Güney Kore’de kişi başı milli hasılat bizim dört katımız ve ülkenin en önemli şirketi Samsung tüm dünyada bir numaralı şirket haline gelmiştir. Acaba bu Güney Koreliler bu birliği ve güven ortamını nasıl sağlamışlar veya biz niye sağlayamıyoruz.

Çocukluğumda ben kardeşimin elinden tutup ilkokulumuza birlikte giderdik, Akşam Ezanına kadar sokakta arkadaşlarımızla oyun oynardık, bisiklete binerdik, sabahları fırına gidip sıcak ekmek almak yol boyu ekmeğin başını yemekten mutlu olurduk. Şimdi bırakın ekmek aldırmaya ne oğlumu ne de kızımı bahçede tek başlarına oyun oynamalarına bile izin veremem. 

Sebebi malum insanlara güvenmek. Ne diyor Sadi Şirazi “Çoban uyumuş Kurt sürüye dalmış bunu akıllı insan kabul edemez”.

Ve son olarak bizleri uyarıyor “Eğer sana, doğru bir yol lâzımsa, padişahların yolu ümit ve korku yoludur. Bir insanda iyilik ümidi ve kötülük korkusu olunca akıllılık ona tabiat olur.”. Günümüzde güvenmekte artık duygusal değil mantıksal yani akla tabidir.

 




ETİKET :  

Tümü