Arıkan'dan çarpıcı iddia: Kim bu Türkiye'nin Epsteinleri?
Saadet Partisi Genel Başkanı Kayseri Milletvekili Mahmut Arıkan, Yeni Yol Grubu'nun haftalık Grup Toplantısı'nda gündeme dair önemli açıklamalarda bulundu. Kabine değişikliğini de değerlendiren Arıkan, yeni bakanları önemli dosyaları beklediğini belirterek, 'Türkiye'nin Epsteinlerinin üzerine gidebilecek misiniz? Türkiye'de depremde kaybolan çocukların akıbeti ile ilgili soruları cevaplayabilecek misiniz?' dedi. Ayrıntılar Kayseri Olay haberde…
Saadet Partisi Genel Başkanı Kayseri Milletvekili Mahmut Arıkan, Yeni Yol Partisi’nin TBMM’deki haftalık Grup Toplantısı’nda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Konuşmasında kabine değişikliğini de değerlendiren Arıkan, yeni bakanları önemli dosyaların beklediğini belirterek, tüm dünyada ilgiyle takip edilen “Epstein Dosyası”nın Türkiye boyutunu gündeme taşıdı. Arıkan, adı organ kaçakçılığı ile anılan ve Türkiye’de yakalandıktan sonra serbest bırakılan Boris Wolfman gündeme taşıdı. Arıkan, “Sizlerin de malumu; bu gece kabinenin iki kritik bakanlığında görev değişimi gerçekleşti. Öncelikle, Türkiye’de en ağır sorunların biriktiği bu iki kritik alanda yapılan değişikliklerin, ülkemiz adına hayırlara vesile olmasını temenni ediyoruz. Türkiye’nin, bu alanlarda siyasi şovlara değil; etkin, kararlı ve sonuç odaklı bir yönetime ihtiyacı var. Muhakkak; her iki bakanlığın da önünde, ertelenemez nitelikte, son derece önemli ve hassas dosyalar bulunuyor. Ancak ben burada; ilk etapta ele alınması gereken ve tarafımızdan yakın takip edilecek başlıkları, özellikle ifade edeceğim.
Biliyorsunuz, ABD'de bir ‘Epstein Davası’ patladı. Dosyalar detaylı incelendiğinde, Türkiye'yi ilgilendiren birçok konu olduğunu görüyoruz. Mesela, ismi organ ticareti ile geçen Interpol tarafından kırmızı bültenle aranan ve Türkiye’de yaşadığı tespit edilen bir isim var: Boris Wolfman. Bu şahıs 4 Aralık 2025'te İstanbul'da yakalandı. Peki suçlama neydi? ‘Kosova, Azerbaycan, Suriye, Sri Lanka ve Türkiye'de uluslararası organ kaçakçılığı yapmak ve yaşa dışı organ nakli ağı oluşturmak’ İsrail, kendi vatandaşı olan bu şahıs için iade talep etti, Adalet Bakanlığımız bu talebi önce reddetti, ancak daha sonra Boris Wolfman’ı serbest bıraktı. Arkadaşlar -buraya dikkat-; aynı ismin, 6 Şubat Depremlerinde Sahra Hastanesini kuran firmayla bağlantısı olduğu ortaya çıktı. Yine aynı isim; 2024 yılında patlak veren ve hepimizin tüylerini diken diken eden ‘Yenidoğan Çetesi’ ile gündeme geldi.
Bir başka isim. Kraliyet ailesine mensup Sarah Ferguson. Onun da adı Epstein dosyalarında her türlü kötülükle anılıyor. Kendisinin, Türkiye'de çocuk yurtlarında ismini değiştirerek gizlice kamera kaydı yaptığını ve yakalandığını biliyoruz. Ayrıca bu coğrafyada, İsrail'in organ kaçakçılığı konusunda, dünyada rekor üstüne rekor kırdığını da biliyoruz. Avrupa/Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü; Gazze'de İsrail'in katledip gömdüğü bedenlerden kornea, karaciğer, böbrek ve kalp gibi organların çalındığını kanıtladı. Aynı Siyonist İsrail’in organ kaçakçılığıyla mücadeleyi amaçlayan ‘2008 İstanbul Bildirgesi'ne’ imza atmayı reddettiğini de biliyoruz. Bu arada; Tüm bunlar olurken, Türkiye’de, TÜİK; 2016’dan itibaren ‘Kaybolan Çocuklar’ ile ilgili verileri paylaşmayı durdurdu. Şimdi iktidara soruyorum; Bütün bu bilgiler ve belgeler ışığında; Türkiye'nin Epsteinlerinin üzerine gidebilecek misiniz? Türkiye'de depremde kaybolan çocukların akıbeti ile ilgili soruları cevaplayabilecek misiniz? Boris Wolfman denen caninin, Türkiye'de kimlerle temas kurduğunu araştırabilecek misiniz? Altını çizerek söylüyorum: Türkiye bu davaya müdahil olmalı, ucu nereye giderse gitsin kime dokunursa dokunsun bu karanlık yapının Türkiye ayağı açığa çıkarılmalıdır.” dedi.
İktidarın alerjisi var
İktidarın emeklilere, emekçilere, gazetecilere alerjisi olduğunu ifade eden Arıkan, açıklamalarını şöyle sürdürdü: “Meydanlarda, televizyonlarda, sosyal medyada hamasi nutuklarla millete hizmet etme aşkından bahseden bir iktidarımız var. Fakat iş sözden çıkıp öze, yani icraata gelince; iktidarda alerjik reaksiyonlar görülmeye başlıyor. Örneğin; İktidarda açık bir emekli alerjisi, bir emekli fobisi var. Biz teşhisi koyduk; bunun adı olsa olsa EMEKFOBİ’dir. Yani ‘emekliden, emekçiden çekinme; emekliye, emekçiye zam korkusu’ Evet! Bu iktidar ‘emekfobiktir.’ Çünkü bu iktidar; emekliyi görünce eli titriyor, gözü kararıyor, dili dolaşıyor, zam kelimesini telaffuz edemiyor. Bununla da yetinmiyor! Fitreye muhtaç hale getirdiği emekliyi hedef tahtasına koyuyor. İktidarın bürokratı, emeklinin uzun yaşamasından rahatsızlık duyduğunu söylüyor. Bir başkası; emekliyi ‘bütçeye yük’ ilan ediyor.
Görüyoruz ki; emeklinin emanet ettiği paraları mirasyedi gibi harcayanlar suçu emekliye kesiyor. Seçimden seçime emeklinin oyuna talip olanlar; emekliyi bir maliyet kalemi, bir risk unsuru olarak görüyor.
İktidarın sadece emekliye değil, esnafa da alerjisi var… Yıllardır zarar eden küçük esnafımızın enflasyon derdi, kira derdi yetmiyormuş gibi; iktidar şimdi de yazarkasa ve pos cihazlarının bulunmasını ve ayrıca defter tasdik ettirmesini şart koşuyor. Neden? Cevabını Sayın Şimşek yıllardır veriyor; ‘Vergiyi tabana yaymak.’ için. Vergiyi tabana yayıp esnaftan daha çok vergi alacaklar ki yandaştan, zenginden daha az vergi alsınlar, daha çok vergi affı çıkarsınlar. Elbette; vergi düzeni, vergi adaleti sağlanmalıdır. Bizim buna itirazımız yok. Ama bu düzen, bu adalet sadece küçükleri değil, Büyükleri de kapsamalıdır.
Bu iktidarın sadece emekliye, esnafa değil, işçiye de alerjisi var. Bakınız, bir örnek vermek istiyorum; Kamu İktisadi Teşebbüslerinde yıllardır aynı işi yaptığı halde hâlâ taşeron statüsünde çalıştırılan ve mağdur edilen on binlerce emekçi kardeşimiz var. Onlar da iktidarın bu alerjik reaksiyonlarından dolayı, mağdurlar. Kamu iktisadi teşebbüslerindeki taşeron işçilerimiz; geçici çözümler değil, kalıcı kadro istiyor; enflasyon karşısında erimeyen ücret istiyor; sendikal haklarına tam erişim istiyor ve en önemlisi yarın kaygısı olmadan çalışma hakkı istiyor. Bütün bu talepler, lütuf değildir. Sosyal devlet olma ilkesinin gereğidir, mecburiyetidir.
Bu iktidarın bir diğer alerjisi de özgür basınadır. İktidara yakın olmayan ulusal medyaya baskıyı ‘sağır sultan’ bile duydu. Ben bugün sizlere, ilk bakışta yerel bir mesele gibi görünen; ama aslında Anadolu basınının, yerel basının tamamını ilgilendiren, bir örnekten bahsetmek istiyorum. Her fırsatta, ulusal ve yerel medya mensuplarımızla bir araya geliyoruz. Afyonkarahisar’da yayın yapan Afyon Postası adlı yerel basın kuruluşu var. Çok zor şartlarda ayakta kalmaya çalışan Afyon Postası’na sosyal medya hesabında paylaşılan üç haber gerekçe gösterilerek Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu tarafından tam 863 bin lira idari para cezası kesildi. Bu üç haberden biri, migren hastalığı ile ilgili bir hekim röportajı, diğerleri ise, iki yerel esnafın açılış haberi. Vahim olan şudur; aynı Reklam Kurulu, çok daha ağır ihlallere para cezası bile vermezken, Afyon Postası’na en üst sınırdan ceza kesmiştir.
Eğer bu adaletsizlik yaygınlaşırsa; zaten bin bir dertle boğuşan, yerel basın ya oto-sansüre zorlanacak, ya da kepenk kapatacaktır. Basın özgürlüğü, sadece iktidara yakın, ‘büyük’ medya kuruluşları için değil; Anadolu’nun sesi olan, yerel medya için de vardır. Biz bu kürsüden, yerel medya mensuplarımızın sesi olmaya devam edeceğiz.”