KİTABA VERİLEN DEĞER

18:53:09 | 2014-11-20
Nurkal KUMSUZ
Nurkal KUMSUZ      nurkalkumsuz@turk.net

 

Ülkemizde her yıl basılan kitapların sayısı artıyor; yazarlar, şairler çoğalıyor. Fakat okuma alışkanlığı gelişmiyor. Ülkemizin en çok ihtiyaç duyduklarının başında okuma gelmektedir. Okuma ve öğrenme ihtiyacının hissedilmediği günümüzde bu eksikliğin giderilebilmesi için daha köklü tedbirlerin alınıp farklı seçeneklerin sunulması ve bunların da benimsetilmesi gerekir. Bu amaç ve hedef doğrultusunda sadece okuyucu değil, gerçek kitapseverlerin de çoğalması gerekir.

Her sanat adamının bir diğerinden farklı olduğu gibi, her okuyucu da birbirinden farklıdır. İyi bir okuyucu, seçici ve gerçek bir kitapseverdir. Kitabın değerini de sadece bunlar bilir.

Gerçek kitapsever; kitabı sadece okumak için değil, korumak için de sahiplenir. Kütüphane kuran, sahip olduğu zenginliğin farkındadır. Ahmet Vefik Paşa, bu sahiplenişin çarpıcı bir örneğini yansıtır.

Ahmet Vefik Paşa, Rumelihisarı’ndaki evinde on beş bin ciltlik zengin bir özel kitaplık kurar. Sadrazam olduktan bir süre sonra bir nazır arkadaşı evine gelir. Kütüphaneyi görünce hayretini gizleyemez ve isteğini açıklar: “Aman Paşa hazretleri, bendeniz şu kitabı kaç yıldır sahaflar çarşısında arattığım hâlde bulduramadım. Bunu bana bu gece için emanet veriniz. Yarın Bâb-ı Âli’ye teşrifinizde takdim ederim.” Ahmet Vefik Paşa, kaşlarını çatarak bu istekten memnun kalmadığını belli eder ve şu karşılığı verir: “Bana bak adam... Benim bu kütüphanem bir ömür mahsulüdür. Hiçbir kitap buradan dışarı çıkamaz.”

Eskilerin “kırk ambar” dedikleri “bilgi hazinesi” büyük insanlar her devirde “ayaklı kütüphane” olarak değerlendirilmişlerdir. Bunların başında da XVII. yüzyılda yaşayan büyük Türk bilgini Kâtip Çelebi gelmektedir. Bütün parasını kitaba yatırırdı. Halep Çarşısı esnafı onu görünce, “Gene geliyor” diye birbirine seslenirdi. Kiraladığı kitabı sabaha kadar okur ve notlar alırdı. Halep’ten İstanbul’a döndükten sonra da okuma tutkusu aynen devam etti. İstanbul’un eski kitapçılarını dolaşarak gücü yettiğini aldı, satın alamadıklarından da okuyarak notlar aldı. “Kuzum Molla yazan yazmış ya sen ne diye bunların künyelerini çıkarırsın yeniden?” diye takılanlara kulak asmadı. Geceleri mum ışığında emek vererek meydana getirdiği Keşfüzzünûn o zamana kadar bilinen bilimler hakkında yazılmış bütün eserleri özetleyen eşsiz bir kaynak kitap oldu.

            Kitaba verilen değerin azaldığı günümüzde, kitaba verdiği değerle adını ölümsüzleştirenlerin fedakârlığı daha derin anlam kazanmaktadır. Onlar, kitabı yazan kadar önemli bir işe imza atmışlardır. Bunların başında da Ali Emiri Efendi gelmektedir.

Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072-1074 yıllarında Bağdat’ta Abbasi Halifesine sunulmak üzere yazılan Divan-ı Lügat-it Türk, 1910’a kadar sadece adıyla bilinen bir eserdi. Ali Emiri Efendi, sahaflara sık sık uğrayarak önemli kitaplara sahip olmuştur. Bir gün yine Sahaf Burhan’a uğrar. Yeni gelen kitaplardan birine bakarken eline aldığı kitabın Divan-ı Lügat-it Türk olduğunu fark eder. Ali Emiri Efendi sahafın durumu anlamaması için heyecanını bastırır. Pazarlık yapar. Kitabın sahibi 30 lira istemektedir. Ancak Ali Emiri Efendi’nin üzerinde de o kadar para yoktur. Dükkândan çıktığı gibi Bayezid’i turlar, eşten dosttan birer ikişer lira toparlar. Sahaf Burhan’a da üç lira bahşiş verip kitabı 33 liraya alır. Ali Emiri Efendi kitabı alıp uzaklaşırken geri isteyeceklerinden korkarak sürekli ardına bakar. Böylece Divan-ı Lügat-it Türk, Türk kültür hayatına kazandırmış oldu. Fakat Ali Emiri Efendi’nin hizmeti ve asil tavrı bundan ibaret değil. Divan-ı Lügat-it Türk’ün basım aşamasına getirildiği sırada Talat Paşa’nın gönderdiği 300 lirayı “millî bir hizmetin karşılığında para almayacağını” söyleyerek kabul etmez. Macar İlimler Akademisi Divan-ı Lügat-it Türk’ü satın almak için 10 bin altın teklif ettiğinde de hiç tereddüt etmeden reddetmiş. Fransızlar da bütün kitapları için 30 bin altın ve ayrıca onun adına Paris’te bir kütüphane, yüksek maaş, kendisine özel hizmetkârlar teklif ettiler. Ali Emiri Efendi bunu da reddetti. Parayla alınamayan o kitapları, toplam 16.500 kitabı, Fatih’teki Feyzullah Efendi Medresesi’ni kütüphaneye çevirterek buraya bağışlamıştır. Kütüphanenin adının da “Millet Kütüphanesi” olmasını istemiştir.

1920’li yıllarda Türkmenlerin arasında geçimini devesiyle sağlayan Veli Murad Ağa denilen biri varmış. Veli Murad Ağa, kitaba düşkünlüğü ile tanınırmış. Bir gün köyüne bir misafir gelmiş. Misafirde Mahtumkulu’nun Arap harfleriyle yazılan tek yazma nüshasının bulunduğunu öğrenmiş. Kitabın değerini bilen Veli Murad Ağa misafiri ikna ederek tek geçim kaynağı olan devesini vererek Mahtumkulu’nun tek yazma nüshasını satın almış. Mahtumkulu’nun şiirleri Veli Murad Ağa sayesinde korunabilmiş.

1994 yılında İsmet Bozdağ’ın Bursa’daki kitap evine yaşlı bir kadın girerek elindeki kitapları kilo ile satmak ister. İsmet Bozdağ kitaplara göz atarken kapağı olmayan bir defter görür. Sayfalar arasında Namık kemal, Ziya Paşa, Mustafa Kemal Paşa gibi önemli isimlere rastlar. Bunun üzerine kapağı olmayan defterin ilk sayfasına döner ve kurşun kalem ile yazılmış silik satırları okur. İncelediği defter,  Sultan 2. Abdülhamit’in 1919’da Beylerbeyi Sarayı’nda kaleme aldığı hatıralarıdır.

Kitabı evine sokmamaya uğraşan, elindekini gözden çıkaran, imzalı kitapları bile rasgele dağıtan kişilerin çoğaldığı günümüzde yapılan fedakârlıklar ne kadar anlamlı görünmektedir.




ETİKET :  

Tümü -- Adversting 8 --